SSS SSS  Forumda Ara   Uye Ol Uye Ol  Giris Giris


Konu Kilitlenmistir.Dr. Kadir Tuğcu Makaleleri

 Cevap Yaz Cevap Yaz Sayfa  12>
Yazar
  Baslik Ara Baslik Ara  Topic Options Topic Options
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Baslik: Dr. Kadir Tuğcu Makaleleri
    Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:18
Bu basligimizda Çocuk Sağ. ve Hastalıkları Uzm. Dr. Kadir Tuğcu hocamizin cocuklar ve hastaliklar ile ilgili yazmis oldugu makaleleri bir araya topladik. Asagida yer alan tum makaleleri tek tek okumanizi tavsiye ediyorum gercekten aradiginiz bir cok sorunun cevabini makalelerde bulabileceksiniz. Keyifli sohbetler.... (Mystical)


Asi Takvimi


Hepatit-B : Doğumda, 1ay sonra,6ay sonra

BCG :  2. -3. aylar arasında

Karma (Difteri,Boğmaca,Tetanoz,Polio, HIB) Aşılar: 2.-4.-6.-18.-aylarda

           (Difteri,Boğmaca,Tetanoz,Polio) :4-6 yaşlar arasında.

           (Difteri, Tetanoz veya sadece Tetanoz): Her 5 senede bir

Rotavirus : 2.-4.aylarda (Rotateq) de ilaveten  6. ayda.

Kızamık(Kızamık ,Kızamıkçık,Kabakulak olarak) Mutlaka 1 yaşından sonra.

Suçiçeği : 15. aydan sonra.

Hepatit-A : 1 yaşından sonra 6ay ara ile 2 defa.

Prevenar (Zatürre) aşısı : 2.-4.-6.- ve 12-15 aylar arasında 4 doz,Hiç yapılmayanlarda 2 yaşından sonra tek doz.

Kız çocuklarında 10 yaş sonrasında "Rahim ağızı kanser" aşısı tavsiye ederim. Hayır, aşı rahimden yapılmıyor, koldan yapılıyor.



Duzenleyen mystical - 14-Kasim-2009 Saat 22:10
Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:20
Rotavirüs Aşıları

Rotavirüs ilk olarak 1973’de Avustralya’nın Melbourne şehrindeki bir çocuk hastanesinde genç bir mikrobiyolog olan Ruth Bishop tarafından, elektron mikroskobu ile duodenum ve ince barsak biyopsilerinde gösterilmiştir.

Bu virüs son derecede bulaşıcı olup, en fazla ishale neden olan ajandır. 3 aylık ile 5 yaş arasındaki bütün çocuklarda hastalık yapabilir ve bir grip kadar kolay bulaşabilir. Hastalığın ortaya çıkabilmesi için,10 adet virüs yeterlidir. Virüs bulaştıktan 24 saat sonra bütün sindirim sistemini istila eder ve hasta çocuk 1-2 günde şoka girebilir. İlk enfeksiyonu atlatabilen çocuklar nadiren ikinci bir hastalık geçirirler. Kazanılan bağışıklık bütün rotavirüsleri kapsar.

20 sene evvel bazı firmalar aşı geliştirme çalışmalarına başladılar. Bu araştırmacılar en fazla ağızdan alınabilen, zayıflatılmış rotavirüs üzerinde çalıştılar. 1983’de Belçika da Smith- Klein’dan Francis Andre ve Finlandiya’dan Timo Vesikari , ineklerde hastalık yapan rotavirüslerden bir aşı geliştirdiler ve denediler. Aşı Finlandiya’da denendi ve çok parlak sonuçlar elde edildi. Fakat Afrika ve Peru da’ki denemeler hayal kırıklığı yarattı ve aşı uygulaması durduruldu.

Bu arada virüsün yapısı ile ilgili çalışmalar da çok ilerlemişti. Virüs’ün üç tabakalı bir çeperi ve içinde 11 çift sarmallı RNA çekirdeği vardı ve her bir RNA zinciri bir protein şifresi taşıyordu. Bu proteinlerin bir kısmı yapısal proteinler olup virüsün yapı taşlarını oluşturuyordu. İkinci grup, yapısal olmayıp, hücre içinde gerekli proteinleri yapıyordu. Yapısal proteinler veya viral proteinler VP1,VP2,gibi sayısal isimlerle, yapısal olmayanlar NPS (nonstructural protein) olarak gösteriliyorlardı.

En dış tabaka VP7 olup, immun tepkiyi yarattığından, aşı için en çok çalışılan protein olmuştur. Bu tabakanın üzerinde VP4 olarak isimlendirilen çıkıntılar vardır.VP7 altında en kalın tabaka olan VP6 bulunur. Bu tabakanın da altında VP2 tabakası vardır. Yapısal olmayan NSP4, ishale neden olan toksik maddedir. Her ne kadar rotavirüsün şimdiye kadar 42 çeşidi tarif edilmişse de, dünya çapında hastalık yapabilen 4 veya 5 çeşidi vardır. Aşı üzerinde çalışan araştırmacılar, hastalık yapan virüslerle yapmayan virüslerin proteinlerini karıştırarak, aşı olmaya uygun yeni zayıf rotavirüs tipleri geliştirmişlerdir.

1991’de FDA Wyeth Ayerst firmasına böyle bir aşı geliştirme ve deneme izni vermiş, 1998’de geliştirilen aşı, Rota Shild adı ile ruhsat almış ve rutin aşılama şemalarına da konmuştu. Takip eden 9 ayda 600 bin çocukta 1.2 milyon doz aşı kullanıldı.1999’da aşıya bağlı bağırsak düğümlenmesi vakaları (intussusseption) ortaya çıkınca aşı uygulaması durdurulmuş, harcanan 15 sene ve birkaç yüz milyon dolar heba edilmişti. Bu problem daha ziyade büyük çocuklarda görülüyor ve bebeklerde ancak 30 binde bir görülüyordu. Amerika bu riski almak istemedi ve konu gelişmekte olan ülkelere danışıldı. Gelişmekte olan ülkelerde Rotavirüs ishali 200 çocuktan birini öldürüyordu. Yani bir bağırsak düğümlenmesine karşılık, 150 çocuğun hayatı kurtarılıyordu. Konu gelişmekte olan ülke yetkilileri ile tartışıldı. Amerika’nın kullanmadığı bir aşıyı diğer ülkeler kullanır mıydı? Hindistanlı bir  yetkilinin; “Bu aşının benim memleketimde her sene 100 bin çocuğun hayatını kurtaracağını biliyorum. Ama, ilk bağırsak tıkanmasında, bu aşıya müsaade ettiğim için beni sorumlu tutarlar” demesi ile ilim, politikaya boyun eğmiş ve aşı bir daha hiçbir yerde kullanılmamıştır.

Rotavirus  geçiren çocuklarda bağırsak düğümlenmesinin görülmemesi bu özelliğin, aşının  hazırlandığı Rhesus maymun virüsüne has olduğunu göstermiştir.Bunun üzerine aşı çalışmaları diğer hayvan rotavirüsleri üzerinde yoğunlaşmıştır.

Glaxo-Smith Kleine, tek suşlu zayıflatılmış insan rotavirüsü ile ROTARIX aşısını geliştirdi ve 6 hafta ile 13 aylık bebeklerde kullanıldı ve bir aksi tesiri görülmedi.

Merck firması insan- inek rotavirüsü geni karışımı beş suşlu aşı üzerinde çalıştı ve
ROTATEQ aşısını yaptı. Bu aşıdaki beş virüsün çekirdeğinde 10 inek, 1 insan rotavirüs geni vardı.

Her iki çalışma için 60 bin denek kullanıldı.6 yıl sonra Glaxo-Smith Klein ve Merck firmaları  klinik çalışmaları  tamamladılar ve her ikisi de başarılı sonuçlar elde ettiler. Bu aşılarla ağır Rotavirüs ishaline karşı yüzde 85-98 oranında korunma sağlanıyordu ve bağırsak düğümlenmesi de toplumdaki oranları geçmiyordu.
 
Rotavirüs aşısı diğer aşılara oranla hazırlanması nispeten daha kolay bir aşı olduğundan, diğer aşı firmaları da bu aşıların üretimi için ilgilenmeye başladılar. Bugün Çin, Hindistan, Endonezya,Brezilya’da 10 dan fazla aşı üreticisi oral rotavirüs aşısı üretmek için hazırlık yapmaktadırlar.

Rotavirüz aşısı, bebekler 3 aylarını doldurmadan evvel başlanmalı ve 8. aydan önce bitirilmelidir. Ölümlerle yol açabilen ve tedavisi olmayan bu hastalık bebekler için çok önemlidir.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:21
Aşı Kartları ve Kayıtları

Memleketimizde hemen her çocuk, aşı hizmetinden yararlanmaktadır. Bu yüzdendir ki, dünyada olduğu gibi bizde de Çiçek hastalığının kökü kazınmış olup, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Çocuk Felci de görülmez olmuştur.

Aşı uygulamasındaki en önemli hususlardan biri de, kayıtlarının tutulmasıdır.Yapılan aşıya ait bilgiler, hem yapan kuruluşta, hem de hastada bulunmalıdır. Bu kayıtlar ne kadar iyi tutulursa, aşı ile ilgili araştırmalar ve takipleri de o kadar sağlıklı olur.

AŞI KARTLARINDA BULUNMASI ŞART BİLGİLER:

  • Aşıyı yapan doktor veya kuruluşun adı, adresi, telefonu.
  • Aşının yapıldığı tarih.
  • Aşının markası.
  • Seri/lot numarası.
  • Son kullanma tarihi.
  • Aşının veriliş şekli.
  • Sonraki aşı tarihi.
Aşıyı yapan kuruluşlar, mutlaka yapılan aşının tarihini, markasını, seri veya lot numaralarını kaydetmelidirler. Aşının veriliş şekli de yazılmalıdır. Bazı aşıların adaleye, bazıları cilt altına yapılma mecburiyeti vardır. Bilhassa Çocuk Felci aşısının ağızdan veya adaleden yapıldığının belirtilmesi önemlidir.

Ailelere verilen aşı kartında da bu bilgilerin olması gereklidir. Ayrıca bu kartlarda hastanın kan grubu, boy ve kilo değerleri ve persentilleri, geçirdiği önemli hastalıkları ,ameliyatları, varsa alerjileri ve kalıtımsal hastalıkları yazılmalıdır. Ayrıca acil bir durumda aranılacak yakın akraba bilgileri de bulunmalıdır.

Hastalara verilen aşı kartı, hasta veya ailesi tarafından, hayat boyu gerekeceği için itina ile saklanmalıdır.

HATALI AŞI TAKİBİ!
Maalesef, ülkemizde yapılan aşıların lot numaralarını kaydetme alışkanlığı olmadığından, hatalı aşıların takibi de sağlıklı bir şekilde yapılamamaktadır. Geçmişte bir Hepatit A aşısının tesirsiz olduğunun anlaşılması üzerine, firma tarafından yapılan uyarılar ve yeni aşı temini, maalesef gerekli ilgi ve alakayı uyandırmamış, pek çok kuruluş ailelere sadece tahlil yaptırıp, antikor seviyesine göre tekrar aşı yapmıştır. Bazıları ise hiçbir aileye bilgi vermek zahmetine bile katlanmamıştır.

Bazı aşı firmaları bu kayıtların tutulmasını kolaylaştırmak için, aşıların üzerine özel yapışkanlı etiketler koymaya başlamışlardır. Eskiden beri kedi/köpek aşılarında kullanılan  bu yöntem, en sonunda çocuk aşılarında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu etiketler çift yapılmış olup, birinin aşı kartına, öbürünün aşıyı yapanın kayıtlarına yapıştırılması gereklidir.

Bütün bu kolaylıklara rağmen bu sistemin uygulanabilir olması için, aşı kartlarının buna göre basılması gereklidir. Hele, etiket boyutlarının standart hale getirilmesi bu işi çok basit hale getirecektir.

Hastaların doktora her gelişlerinde muhakkak yanlarında aşı kartlarını bulundurmaları gereklidir. Bu hem zaman kaybını hem, hem gereksiz aşı tekrarlarını önleyecektir.

SEYAHATLERDE AŞI KARTININ ÖNEMİ
Günümüzde yabancı ülkelere turistik geziler sık yapıldığı gibi, kalıcı göçler de olmaktadır. Bu ülkelerde çocuk sağlığı için hastanelere başvurulduğunda ailelerden pasaporttan önce aşı kartı sorulmaktadır. Ellerinde geçerli bir aşı kartı olanların büyük kolaylık görmelerine karşılık, doğru dürüst aşı kartı olmayanlar bir sürü zorluk ve masraflı aşı tekrarları ile karşılaşmaktadırlar.

Yabancı ülkelerdeki üniversitelerin müracaat formlarındaki en önemli kısım, sağlık bilgileri ve aşılardır. Yüksek öğrenim için başvuran gençlerden bebeklikte yapılmış aşı tarihleri sorulmaktadır. Bunların sağlıklı olabilmesi için, düzgün tutulmuş kayıtlara gerek vardır.
Okullarda, aşılar ile ilgili kayıtlar tutulmaktadır. Bu kayıtlar için kaynak, aşı kartlarıdır. Okullar bu aşı kartlarındaki bilgilerden faydalanabilirler ama asla aşı kartlarını ailelerden alıp dosyalarına koyamazlar. Aşı kartları daima ailede olmalıdır.

İdeal olan, bütün sağlık kuruluşlarında (Hastane, sağlık ocakları, muayenehaneler) çağımızın isteklerine cevap verebilecek standart aşı kartlarının kullanılmasıdır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:22
Bebek Bakımında Hurafeler

Maalesef ülkemizde bebek bakımı ağır bir şekilde hurafelerin etkisi altındadır. Bebek ölüm oranlarının hala Avrupa standartlarının çok üstünde olmasının en önemli nedeni bu hurafelerdir. Hurafeler daha bebek anne karnındayken başlar.  

- Annenin yediğine içtiğine karışılır, ekşi yerse “Ayşe”, tatlı yerse ”Atlı” doğacağı inancı çok yaygındır. Oysa, babadan gecen “X” veya “Y” kromozomuna göre cinsiyet değişmemek üzere daha ilk anda tayin olmuştur.

- Bebek doğduktan sonra anneye bebeğini “3 ezan” emzirmemesi söylenir. Bunun sonucunda bebek 9-12 saat aç kalacak demektir. Oysa, bebeğin “Hipoglisemi”ye girmemesi için doğar doğmaz emzirilmesi şarttır.

- Anneye “Al basması” olmasın diye altın takılır, kırmızı bezler bağlanır, yatağının altına süpürge, makas gibi cisimler konulur. Bu boş işlerin Allah’tan bebeğe bir zararı yoktur, gereksizdir. Al basması dedikleri durum “Loğusa humması” denilen mikrobik bir durumdur, antibiyotikler sayesinde artık hiç görülmemektedir.

- “Memeden gelen ilk ağız sütü denilen ‘kolostrum’ bebeğe verilmez ve toprağa atılır.” Bunun sebebi ilk ürünün toprağa verilmesi ile bereketinin artacağı inancıdır. Çok tanrılı dinlerden kalmadır. Oysa, ilk ağız sütü bebek için hayatidir, aşı görevi görür.

- “Anne sütü sarılık yapar.” Genellikle Anadolu hekimlerinin iddiası olup, literatürde sadece 1970’li yıllarda bir makale görebiliriz, hiçbir yerden desteklenmemiş ve ispatlanamamış bir tuhaf makaledir.

- “Bebek, göbek düşene kadar yıkanmaz.” Günümüzün ezberci tıbbına en güzel örneği budur. Eskiden “Göbek tozu” diye bir ilaç kullanılırdı. Bu durumdaki bebek suya girdiğinde bu çıkın ıslanır ve etrafa çok kötü kokular yayılırdı. Artık göbek tozu kullanılmadığı için, bebek ilk günden itibaren yıkanabilir.

- Banyoda bebeğin kulağına su kaçması diye bir şey yoktur, kasten kulağa su dökülse bile bir şey olmaz.

- Meme veren anne çok su içerse sütünün sulu olacağına inanılır. Oysa, annenin çok su içmesi gereklidir ama annenin sütü sulanmaz.

- “Meme veren anne hamile kalırsa sütü bebeği zehirler.” Yalandır. Sadece anne için zor bir durumdur.

- “İlk 6 ay bebek oturtulmaz, oturtulur veya bastırılırsa, ‘geğreği’ batar, kemikleri eğrilir.” Böyle bir organ yoktur. Eski insanlar “Raşitizm”le karşılaştıklarında bunun erken oturtma veya bastırtma sonucu olduğunu zannetmişlerdir. Tabii bir kısmı da “doğuştan kalça çıkığı” olabilir.

- “Bebek çok kucağa alınmaz, alınırsa kucağa alışır.” Bu söz, annenin daha fazla ev işi yapabilmesi için söylenmiştir.

- “Peynir, sucuk gibi gıdalar ekmeksiz yenirse kurt yapar.” Burada gaye çocuğun pahalı gıdaları çok tüketmemesidir.

- “Yazın yumurta yenmez.” Afrika 12 ay yaz. Oralarda çocuklar hiç mi yumurta yemiyorlar?!

- “Kalaysız kaptan yemek yenilirse zehirlenme olur.” Bakır kap zehirlemez. İyi yıkanmayan kap zehirler. Aynı zehirlenme alüminyum ve çelik tencerelerde de olur. Ayrıca, günümüzde çok yararlı denilerek bakır ihtiva eden ilaçlar satılıyor.

- “Paslı çivi veya teneke tetanos yapar.” Yapmaz. Tetanos, Tetanos basili ile olur. Bu bakteri de en fazla at ve diğer geviş getiren hayvanların dışkısında bulunur.

- “Çiçek aşısı yapılmadan bebeklere çiçek koklatılmaz.” Çiçek aşısı tarihe karışınca bu sözün de ne kadar boş olduğu anlaşıldı.

- “Suçiçeği geçiren çocuk yıkanmaz, su değdirilmez.” Banyo, suçiçeğinin kaşıntısının en iyi ilacıdır.

- “Ateşli hastalık geçiren çocuğa et yedirilmez.” Tam tersi, ateşli hastalık esnasında  aşırı antikor yapımı için proteine çok ihtiyaç vardır.

- “Pekmez kan yapar.” Hayır yapmaz. Esasında hiçbir şey kan yapmaz, vücut kan yapar. Bunun için de hayvansal gıdalara ihtiyaç vardır. Eskiden Türkiye’de şeker fabrikaları yokken, reçel çok kıymetli idi ve evin efendisine saklanırdı, çocuklar heveslenmesin diye “Pekmez kan yapar, siz pekmez yiyin” derlerdi. Maalesef buna inanan doktorlar da vardır. Eski insanlar çocukların et, süt gibi pahalı gıdaları tüketmelerini pek istemezlerdi.

- 40. gün bebeklerin kırklanması. İçine altın atılmış su ile bebeğin 40 defa yıkanması. Hıristiyanların vaftiz merasiminden uyarlamadır, Türkiye dışında hiçbir Müslüman ülkede yapılmaz.

- “Yoğurtla balık yenilirse zehirlenme olur.” Olmaz. Bu da Musevi adetidir.

- Maalesef günümüze kadar gelen bu hurafeler yetmezmiş gibi bir de yenileri uydurulmaktadır. Bunlara mani olmanın en iyi yolu, çok okumak ve bilgi sahibi olmaktır.


Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:24
BCG (Bacillus Calmette Guerin) Aşısı

“Mycobacterium bovis” basili aşısı, Tüberküloz’a karşı geliştirilmiş yegâne aşıdır. Aşıda kullanılan “İnek Tüberkülozu” basili, ilk defa 1902’de Nocard tarafından izole edilmiş, Calmette ve Guerin tarafından safralı patates vasatlarında zayıflatılmıştır. Bu işlem 1908 yılında başlamış, 200’den fazla pasajdan sonra1920’de deney hayvanlarında ölümcül tüberküloz yapamaz hale getirilmiştir. İlk defa 1921’de insanlarda uygulanmıştır. Her ne kadar “Akciğer tüberkülozuna” karşı zayıf bağışıklık sağlasa da, tüberkülozun yayılan türleri olan “Milier tüberküloz” ve “Tüberküloz menenjitine” karşı, yüzde 80 koruyucudur.
BCG aşısı, doğumdan itibaren sol omuza, deri içine yapılan bir aşıdır. Sol omuza yapılması sadece kontrollerde yerinin kolay tespit edilmesi içindir. Aşının tesirli olması için, deri içinde oluşturulan kabarcığın ovularak dağıtılmaması gereklidir. Banyo veya su ile bir ilgisi yoktur.

AŞI YAPILDIKTAN SONRA...
BCG aşısı yapıldıktan 1- 3 ay sonra aşı yerinde bir reaksiyon yapar. Bu reaksiyonun olmaması aşının tutmadığını gösterir ve tekrarı gerekir. Bu reaksiyon, ufak bir kabarcıktan, kabuklu yaraya kadar çeşitli şekillerde olabilir. Bu reaksiyonların düzelip yerinde temiz bir iz kalması 2- 3 ay alabilir.

BCG aşısı bazen yapıldığı taraftaki koltuk altında beze yapabilir. Kendiliğinden zamanla geçer, herhangi bir tedaviye gerek yoktur. Nadiren, bu lenf bezi açılarak cerahat akabilir. Bu durumda aylarca sürebilir ve hiçbir tedaviye cevap vermez, kendiliğinden kapanır.
Aşının yapılması ile özel CD8 pozitif T-hücreleri oluşur. Bu lenfositler interferon salgılarlar ve sitotoksik etkileri vardır. BCG uzun süre etkili, hücresel bağışıklık sağlar. Antijenlerine karşı “hümoral etki ” yani antikor yapımı olmaz.

BCG aşısının etkisini arttırarak, CD8 hücre uyarısını geliştirmek için, BCG aşısının, Listeria monocytogenes bakterisinin “listeriolysin” toksini salgılayan rekombinant türü geliştirilmiştir.

Aşının iz yapmadığı durumlarda veya aşısız kimselerde, hastalığı araştırmak, bağışıklığın oluşup oluşmadığını anlamak için, PPD testi yapılır (Purified Protein Derivative=tüberkülin). Bunun için deri içine 0.1ml. 5 ünite tüberkülin zerk edilir. 48-72 saat sonra test yeri bir uzman tarafından incelenir. Çapı 10mm.’den az olan kızarıklıklar, aşı reaksiyonunu gösterir. Çapı 10mm.’den fazla olanlarda Tüberküloz araştırılır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:25
Domuz Gribi

Bu yeni İnfluenza A(H1N1) virüsü daha evvel insanlarda hiç hastalık yapmamıştır. Daha evvelki salgınlardaki H1N1’den çok farklıdır. Virüs, insandan insana solunum yolu ile bulaşarak hastalık yapar.

İnsanlarda hastalık yapan virüslerden bir kısmı; olgunlaşmış, yaşlı virüsler olup, yapıları sabitlenmiştir ve bir defa hastalığı geçiren bir daha aynı hastalığı geçirmez (Çiçek, Kızamık, Kabakulak, Suçiçeği gibi). Grip virüsü ise genç bir virüs olup, vücut yapısı devamlı değiştiği için, hastalığı geçirmekle kazanılan bağışıklık, ertesi salgında bir işe yaramamaktadır. Bu değişikliklerin sıklıkla olanı, “kayma” şeklinde olan (shift) ufak değişikliklerdir, her sene olan değişiklik bu tiptedir.  Bir de, “sürüklenme” tabir edilen (drift) ve virüs yapısında büyük değişikliğin olduğu bir durum vardır. Bu tip değişim, 15- 20 senede bir olur ve ağır hastalık yapar. Şimdiki salgın, bu tip bir değişim sonucu oluşmuştur.

İnsan, domuz ve ördeğin iç içe yaşadığı toplumlar, bu türde yeni virüslerin oluşumu için ideal yerlerdir. Kuş virüslerinin bize bulaşmaları imkansızdır ama domuza bulaşabilmektedirler. İnsan virüsleri, domuza da geçebilmekte ve bir kuş virüsü ile aynı anda domuz hücrelerine girdiklerinde bir karışım olmakta ve yapısı hem insana hem domuza uyan yeni bir cins virüs ortaya çıkabilmektedir. Bu tip bir virüs, insana bulaştıktan sonra salgınlara sebep olabilmektedir.

İSTİSNA BİR DURUM...
Virüsler bakteriler gibi çoğalamazlar. Çoğalabilmeleri için, protein imal edebilen canlı hücrelerine ihtiyaçları vardır. Hücreler, kendilerini bu istilacılardan korumak için bazı savunma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunlarda biri olan “İnterferon” istilaya uğrayan hücre tarafından salgılanan ve diğer hücrelerin bütün virüslerin hücre içine girmesini önleyen bir maddedir. Bu sebeple, Suçiçeği geçiren bir kimseye Kabakulak bulaştıramazsınız. Tek bir istisnası, iki veya daha fazla virüsün, aynı anda hücre içine girmesi durumudur. İşte “Domuz virüsü” bu istisna durumu kullanarak hücre içinde oluşmuş, melez bir virüstür.

İnsanlar görünüm olarak maymun ve şempanzelere daha yakın gibi görünseler de, hücresel seviyede bu yakınlık domuzlarda daha fazladır. Bu sebeple, organ nakilleri (karaciğer, kalp kapağı, kıkırdak, vs.) maymun veya şempanzeden değil, domuzdan yapılmaktadır.

ARAZLAR : Domuz gribinin arazları, diğer griplerde olduğu gibi, ateş, öksürük, baş ağrısı,  adale ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı, burun akıntısı yanında kusma ve ishal şeklindedir. Kusma ve ishal görülmesi bu grip için çok manidardır.

TEDAVİ : Hastaların çoğu, hastalığı hafif bir şekilde atlatırlar. Bağışıklık sistemi zayıf veya başka hastalıkları olanların hastanede tedavileri gerekebilir. Solunum sıkıntısı olanlar, genel durumu bozuk olduğu halde ateşi çıkmayanlar riskli kimselerdir.

HAMİLELERDE AŞI : Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, aşının hamilelerde bir hasar bıraktığı tespit edilmemiştir. (Canlı virüs hasta ettiğinde bir hasar yapmıyor da, ölüsü yani aşısı niye yapsın ki???)

ÇOCUKLARDA AŞI : Bu aşıya karşı çocuklarda görülen yan tesirler (aşı yerinde ağrı, ateş) diğer aşılardakinden fazla değildir.

ADJUVAN : İlk aşıların yapıldığı zamanlardan beri, antijenlerin etkisini arttırmak veya daha uzun süre etkili kılmak için madeni yağlar, bitki yağları, lipidler ve şaplar “adjuvan” olarak kullanılmışlardır. Şimdiki aşıların bazısında adjuvan olarak kullanılan “Squalen” maddesi, köpek balıklarının dolaşımında bulunan steroid yapısında bir maddedir. Bu madde ileride antibiyotik olarak kullanılacaktır.

CIVA : Aşılarda kullanılan cıva, etil cıva olup, idrarla hemen atıldığından, vücutta birikmez ve toksik değildir. Sanayide kullanılan ve toksik olan, metil cıva olup, etil cıvadan farklıdır. Etil cıva tıp da, Mersol ve bazı lens sularında mevcuttur. Cıvalı diüretikler ve Frengi tedavisinde eskiden kullanılan ilaçlar metalik cıva ihtiva ederlerdi. Termometrelerdeki cıva, metalik cıva olup, emilimi yoktur. Kırık termometreler zararsızdır. Öyle evlerden toplatılıp, hastanelerde imhası filan gerekmez. Bunun için Lise 2 Kimya bilgisi yeterlidir.

GUILLAIN-BARRE SENDROMU : Herhangi bir grip virüsü enfeksiyonu da bu hastalığa yol açabilmektedir. Hastalık, aşı olanlarla, olmayanlarda aynı sıklıkta görülmektedir.

AŞI YAPIMI :
Grip aşısı virüsü, “döllenmiş tavuk yumurtasında” üretilir. Bir yumurtadan, 4-5 kişilik aşı elde edilebildiğinden, bu miktar aşı “adjuvan” kullanılarak daha fazla insanda tesirli olabilecek hale getirilmektedir. Neticede elde edilecek aşı miktarı, tavuğun yumurtlama kapasitesi ile sınırlıdır. Aşının saflaştırılması esnasında aşı içinde kalabilecek yumurta dokusu, “yumurta alerjisi” olanlarda alerji yapabilmesi ihtimali ile yumurta alerjisi olanlar için uyarı konulmuştur. Yoksa bazı sağlık çalışanlarının aşı olanlara söylediği gibi, aşıdan sonra yumurta yenmemesi gibi bir durum, bahis konusu bile değildir.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:27
Grip Aşısı

Gene “Grip Aşısı” zamanı geldi, gene aşılardaki “civa”, cahil doktorların ağzında sakız olmaya başladı. 2002’de bu iddianın yalan olduğu ve zararsızlığı ispatlandığı halde, memleketimizde hala bu konuyu açıp insanların kafalarını karıştıran akademisyenlerin olması, liselerdeki kimya derslerine gereken önemin verilmediğini gösterir.

Bir lise talebesi “Etil alkol” ile “Metil alkol” arasındaki farkları bilmezse, çakar. Ama bizde “Etil civa “ ile “Metil civa” arasındaki farkları bilmeyenleri  tv’lerde yorumcu yaparlar.

Civa kuvvetli bir inorganik zehir olmasına rağmen, tıpta uzun süre tedavi amacı ile kullanılmıştır.

Bu kullanma alanları : Diüretikler, sifilis tedavisi, müshil olarak ve antiseptik solüsyonlar...

Diuretikler : Artık kullanılmayan bu preparatlar;

Neohydrin tab. = 18.3 mg.
Cumertilin tab. =  67 mg.
Mercuzanthin tab. ve sol. = 100mg.
Salygran tab    = 120 mg. civa ihtiva ederlerdi.

Sifilis tedavisi : Günde 1 gram civa ile başlanır, tahammül derecesine göre arttırılırdı.
Penisilin gibi modern tedavi araçlarının keşfi sonucu bırakılmıştır.

Müshil olarak : Calomel  solüsyon (Paregoric), hala bazı memleketlerde kullanılmaktadır.

Antiseptik solüsyonlar : Mercuric chloride solüsyon, Harrington’s solüsyon , Mercuric
Cyanide solüsyon, Mercuric potassium iodide solüsyon... Bu solüsyonlar, civanın  1/2000 ve 1/100 gibi solüsyonlarıdır.

Ayrıca bazı göz hastalıklarında : “Yellow oxide of mercury”, Ammoniated mercury ve citrine ointment gibi civa preparatları kullanılmakta idi.

Civanın, bu kadar yaygın ve yüksek dozlarda  kullanıldığı zamanlarda dahi “Otizm”den bahis yoktur.  

Ayrıca civanın toksik ve kostik etkilerini azaltmak için, civanın organik türevleri yapılmıştır.
Bunlar: Phenylmercuric borate: (1/500) solüsyon olarak yüzeysel yaralarda kullanılmıştır. Merbromin: (mercurochrome) Yüzde 2 solüsyon olarak halen kullanılmaktadır. Thimerosal, nitromerosal,  Acetomeroctol, İnorganik türevlere göre daha az toksiktirler.Ayrıca bunlarda kullanılan “etil merküri” dir. Etil merküri idrarla süratle atılır. Vücutta biriken civa, “metil merküri” dir.

Aşılarda kullanılan “Thimerosaldaki civa miktarı, 1mikro gramdan azdır Ayrıca bu civa “etil civa”dır. Yani 1 miligramın binde birinden daha azdır. Bu miktarda civanın bir hastalık yapma ihtimali olsa idi, eskiden etraf otistik çocuklardan geçilmez idi.

Civa zehirlenmesinde bazı şarlatanların iddia ettikleri EDTA tedavisi, civa için geçerli değildir. İnorganik civa zehirlenmelerinde BAL kullanılır. Ayrıca aşılardaki organik civa vücutta birikmeyen bir maddedir. Bak: Lancet.2002 Nov 30;360(9347):1737-41

Son günlerde (dünyada hiçbir  memleketin gündeminde olmadığı halde) basın aracılığı ile aşılardaki civanın gündeme gelmesi ve bunun otistik  çocuklarla bağlandırılmaları bir sahtekarlıktır. Bu çocuklara uygulanmak istenen “Chelation” tedavisi diye ağır metal zehirlenmelerinde uygulanan ve yan tesirleri çok fazla olan bir tedavi yapılmak istenmekte ve korkarım şu anda yapılmaktadır. Amerika’da bu şarlatanlığı yapan “EdelsonTıp Merkezi”  bu sebeple kapatılmış, bunu uygulayanlar doktorluktan men edilmişlerdir.

Bak:  http://www.quackwatch.org/11Ind/edelson.html

Bu sitede “Chelation” tedavisi ile bu zavallı otistik çocukların nasıl daha kötü oldukları ve ailelerin , 20 bin $ - 40 bin $ gibi paraları ödemek için evlerini ipotek etmeleri anlatılmaktadır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:29
C Vitamini

Linus Pauling. Ph. D. (1901-1994) tek başına 2 ayrı Nobel mükafatı kazanabilmiş tek insandır. Pauling bunları, 1954 de “Kimya” ve 1962’de “Barış” dallarında kazanmıştır. Kimya alanında çok başarılı buluşları olmasına karşılık, sağlık alanındaki çalışmaları tartışmalıdır.

1970’de Pauling “Vitamin C and the Common Cold” adlı makalesinde, günde 1000 mg. C vitamini alınması ile “Nezlenin” yüzde 45 oranında azaltılabileceğini belirtti. (Günlük gerekli doz 60mg.)

1979’da , daha yüksek dozların kanserleri de iyileştireceğini belirten kitabı, “Vitamin C and Cancer”  yayınlandı.

Bu yayınları takiben, pek çok araştırmacı, bu yayınlardaki çalışmaları kendi laboratuarlarında tekrarladılar. Buldukları sonuçlar, “plasebo”dan daha etkili değildi. Bu çalışmaları, pek çok karşı çalışma takip etti, ama sonuç değişmedi; C vitamini ne gribe, ne de kansere etkili değildi. Kanserli hastalara (bütün tedaviler yapılıp, netice alınamayanlara) günde 10 bin mg. C vitamini verilmesi ile hiçbir hastada düzelme olmadı.

Linus Pauling’den cesaret alıp, yeni teşhis edilmiş kanser hastalarına da, geçerli tedavileri yapmadan C vitamini ile tedavi etmeye kalkan bazı doktorların, (hastalar kaybedilince) başları derde girmiş, bazıları yüksek tazminatlara, bazıları da doktorluktan men cezalarına çarptırılmışlardır.

Bu zaman zarfında basın maalesef, işin magazin yönü ile ilgilenmiş, sonradan yapılan araştırmalara hiç rağbet etmeden, biraz da ilaç firmalarının desteği ile C vitamini ve grip üzerine devamlı lehte makaleler yazarak, halkı yanlış bilgilendirmişler ve bugüne gelinmiştir.
Şimdi bazı gazeteler bu yeni(!) bilgileri okurlarına verirken, bazılarının konuyu görmezden gelmeleri enteresandır.

Bu yazının orijinaline ve teferruatına, konu ile ilgili bağlantılara aşağıdaki “link”ten ulaşabilirsiniz.

http://w.w.w.quackwatch.com/01QuackeryRelatedTopics/pauling.html

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:30
D Vitamini

20. yüzyılın başlarında, antibiyotiklerin keşfinden evvel “Güneş ışığı” tedavisi tüberkülozun tek tedavi yöntemi idi. Güneş ışınlarının Tüberküloz tedavisine nasıl iyi geldiği ise bilinmiyordu. Aynı tedavi, 1822’de başka bir tarihi hastalığın Raşitizm’in tedavisine de iyi geldiği gösterilmişti. Şehirleşme ile Avrupa’nın güneşi az olan bölgelerinde bu hastalık pek çok çocukta hasar bırakıyordu. En sonunda 1922’de buradaki etken maddenin D vitamini olduğu gösterildi. O zamanlar “vitaminler” çok revaçta olan bir konu idi.

Güneş ışınları deride, 7-dehidrokolesterolden  D3 vitamini yaparlar. D2 vitamini bazı gıdalardan alınır. Gerek ciltte yapılan, gerek gıdalarla alınan D3 ve D2 vitaminleri kan yolu ile gittikleri karaciğerde 25-dehidroksivitamin D (25D)  halini alırlar ve tekrar dolaşım yolu ile gittikleri böbreklerde bu sefer 1,25-dehidroksivitamin D (1,25D) halini alırlar. Esas aktif olan şekil bu şekildir.

Epidemiyolojik çalışmalar D vitamininin, kanserlerin görülme sıklığını azalttığını göstermiştir. Bu etki en fazla kolon ve kolorektal kanserlerde gösterilmiştir. Ayrıca otoimmun diyabet,”Multipl Skleroz” (MS) ve iltihaplı bağırsak hastalığının görülme sıklığını da azaltmıştır.

- Serumda 25D seviyeleri 20ng/ml ve altında olduğunda meme, prostat ve kolon kanserleri yüzde  30-50 daha fazla görülüyor.

- Norveç ve İzlanda gibi, kuzey ülkelerindeki kadınlarda, güneşli ülkelerdeki kadınlara oranla over kanseri 5 misli fazla görülmektedir.

- 55 yaş ve üzeri kadınlardan günde 1.100 IU (international unit) D3 alanlarda, almayanlara oranla bütün kanserler yüzde 77 daha az görülmüştür.

- Serum 25D seviyeleri 40 ng/ml ve üzeri olanlarda, 25 ng/ml ve daha az olanlara oranla MS yüzde 62 daha az görülür.

- Hayatın ilk bir yılında, günde 2.000 IU D3 verilen çocuklarda hayat boyu otoimmun (tip1) diabet riski yüzde 80 daha az olmuştur.

GÜNEŞ KREMLERİ VE...
Beyaz ciltlilerde, esmerlere oranla D vitamini sentezi 6 kat hızlıdır. Esmerlerdeki fazla olan “melanin” ultraviyole (UV) ışınlarını bloke eder.

Günümüzde D vitamini eksikliğine yol açan faktörlerden biri de, güneş ışınlarının zararlı olduğu hakkında halk arasında oluşmuş olan yargıdır. UV filtreli güneş kremleri cildin D vitamini yapmasını yüzde 98 oranında önler. Kuzey Amerika’da günlük yeterli D vitamini, saat 10:00 ile 15:00 arasında, bikini veya mayo ile 5-15 dakikada sağlanabilir. Güneş kremlerinin, “Güneş koruma faktörü”  (SPF)  8 ve üzeri olanları D vitamini yapımını önlerler.

Amerikan Pediatri Akademisi’nin tavsiyesi olan günlük 200 IU D vitamini arzulanan seviyeleri teminde yetersizdir, hatta Raşitizm’i önlemeye bile yetmez.

Geçen sene “Harvard School of Public Health” araştırmacıları ve diğerleri bu dozun yeterli olmadığı ve günde en az 1000 IU D vitamini ile istenen serum seviyesi olan  30 ng/ml karşılanabileceğini öne sürmüşlerdir. Ayrıca serumdaki yeterli seviyeyi sağlamada D2’nin D3‘e oranla daha az etkili olduğu gösterilmiştir.

Aşırı D vitamini ile toksik seviyelere ulaşmak mümkündür. Uzun bir süre günde 40.000 IU ve üzerinde alındığında görülebilir. Bu da haftada 1 ampul (=300.000 IU) D vitaminin 1-2 yıl alınması ile olur. Güneş ışınları ile doz aşımı olmamaktadır, zira güneş ışınları D vitamininin fazlasını parçalar. “The Food and Nutrition Board of the Institude of Medicine” tolere edilen en yüksek sınırı; 1-12 aylık bebeklerde 1000 IU, çocuklarda, erişkinlerde, gebelerde ve süt veren annelerde 2000 IU olarak belirlemiştir.

50 yaş ve sonrasında D vitamini eksikliği riski daha fazla artar. Hem cilt eskisi kadar etkili D vitamini sentezi yapamaz, hem böbreklerde D vitamininin etkili şekle dönüşü azalır. İleri yaşlardaki kalça kırıkları D vitamini eksikliği ile olur. Ayrıca devamlı evde oturan ve her yeri kapalı olarak dışarı çıkanlarda D vitamini eksikliği daha fazla olur.

Fazla “kafein” alınması da kemik dokusunda kayıplara sebep olur. Kafein, D vitamini emilimini azaltarak kemiklerin mineral yoğunluğunu azaltır. Bu etki ancak günde 300 mg.’dan fazla kafein alınması ile olur. Bu da 532 cc. eder.

Bu çalışmalar göstermiştir ki, gerek güneş ile gerek gıdalardan yeterli D vitamininin alınmasında halkın bilgilendirilmesi gereklidir.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:32
Öksürük ve Nezlenin Tedavisi

Basit öksürük ve nezleye virüsler sebep olup, özel bir tedavileri yoktur.

Basit öksürük ve nezlenin ele alınmasında:

1- Hastalığın değerlendirilmesi.
2- Aileye tehlike belirtilerinin öğretilmesi.
3- Destekleyici tedavilerin verilmesi.
4- Aileye bu tedavi şekli ile daha çabuk iyileşeceğinin anlatılması.

1-2: Hastalığın değerlendirilmesi ve aileye öğretilmesi.

a )Çocuğun solunumunu inceleyin. Eğer;

   ÇOCUK:                                    HIZLI NEFES ALIYORSA
   2 aydan  küçük                             Dakikada 60 veya üzeri
   2 ay- 12 ay                                   Dakikada 50 veya üzeri
   12 ay- 5 yaş                                  Dakikada 40 veya üzeri ise

     
b) Ağır hasta görünümü varsa,

c) Hastalık esnasında havale geçirirse,

d) Halsiz veya şuur kapalı ise,

e) Anne memesini emmiyor veya su içemiyorsa

f) İçtiği her şeyi kusuyorsa,

g) Aile çocukları için çok kaygı duyuyorsa, çocuk yakın bir hastaneye sevk edilmelidir.


3-Destekleyici tedavi:
a) Çocuğun bol istirahatı temin edilmeli, Çocuğa bol mayi verilmeli ,

b) Anne sütü devam ettirilmeli ve besleyici gıdalar verilmeli

c)
Çocuk sıcak ama rahat tutulmalı,

d)
Eğer çocuk rahatsızlık duyuyor ise ateşini düşürmek için parasetamol verilebilir.

e)
Burun tıkalı ise tuzlu su ile temizlenmeli,

f)
Ev yapımı karışımlar verilmeli.

4-Pek çok aile, kendilerine bilgi verilmesi ve tehlike belirtilerinin öğretilmesine rağmen tatmin olmazlar. Öksürük ve nezleyi kesecek(!) ilaçlar isterler. Bu sebeple aileye, onları tatmin edecek, ama çocuğa da zararlı olmayacak karışım veya ev yapımı ilaçlar verilmelidir.
 
GEREKSİZ YERE ANTİBİYOTİK KULLANMAYIN!

Solunum yolu enfeksiyonu geçiren çocukların çoğunda antibiyotikler gereksizdir. Fakat, hasta bir çocuğun ilaçsız bir şekilde eve gönderilmesini aileye izah etmek çok zordur. Aileler genellikle güven duydukları ilaçları alana kadar doktor-doktor gezerler ve sonuçta çocuk en son hangi doktorda iyileşti ise, o iyi doktor olur. (Bunu önlemenin de en iyi yolu 10 günlük iğne tedavileridir!!!)

Bazı doktorlar basit öksürük ve nezleye antibiyotik yazma sebebi olarak, çocukta olabilecek zatürreyi   önlediklerini söylerler. Halbuki bu hastalıkların büyük bir kısmı virüslerle oluşur ve verilen antibiyotiklerle normal flora zarar gördüğü için hastalık daha da ağırlaşır.

Böyle durumlarda doktorun aile ile konuşarak niçin antibiyotik verilmediğini anlatması gereklidir. İkinci bir zararlı ilaç grubu; öksürük kesici ilaçlardır.

Bunlar mekanizma olarak mukozaları kurutur veya öksürük refleksini bastırırlar. Bu iki mekanizma ile de geçici rahatlık sağlanır, ama sonra zor nefes alma başlar.


ÇOCUKLARA VERİLMEMESİ GEREKEN ÖKSÜRÜK VE NEZLE İLAÇLARI:


- Kodein, atropin, alkol, phenergan ve bunların benzerlerini bulunduran şuruplar.

- Promethazin gibi alerji ilaçlarını  bulunduran şuruplar. (Alerji ilaçları saman nezlesinde kullanılabilinir, ama nezlede kullanılmamalıdır)

- Efedrin ihtiva eden burun damlası ve spreyler.

- Dekonjestan ihtiva eden ilaçlar.(Bunlarda kısa süreli rahatlama sağlarsa da, uzun vadede nefes almayı daha da  zorlaştırır.)

- Yüzeyden kullanılan antiseptik ve anestetik müstahzarlar.(Spray, pastil, tablet, vs.)


EV YAPIMI İLAÇLAR:
Ilık suya bal, limon, zencefil ve bazı baharatların katılması ile elde edilirler. Bu karışımlar her memlekette farklı şekillerde kullanılır. (Bizim memleketimizde en kolay bulunan ve yapılabilen ise limonlu baldır.)

Göğüse sürülen karışımlar, Hindistan gibi ülkelerde evlerde dahi hazırlanıp kullanılmasına karşılık, bizim memleketimizde çok yaygın değildir. Bu ilaçlar kafuru bazlıdır. Ciltten kullanıldığı sürece zararsız olan bu madde, burun içine sürülür veya yenirse, konvulsiyonlara hatta ölüme sebep olur.

Burun damlası olarak, tuzlu sudan başka  bir şey kullanılmamalıdır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:35
Bebeklerin Gaz Problemi

Doğumdan sonra genellikle 20. günden itibaren başlayan ve 4-5 ay süren gazlı devre, sadece bebekleri değil, aileleri de çok sıkıntıya sokan bir durumdur.

Bebeklerdeki gaz sancısı, genellikle erişkinlerdeki gibi ele alınmakta ve çare olarak yapma veya hazır birtakım ilaçlar kullanılmaktadır. Oysa, bebeklerdeki gaz sancısının mekanizması erişkinlerde görülenden farklıdır. Öncelikle, gazı iyi çıkarılmayan bebeklerde hıçkırık, aşırı yellenme ve beslenme sırasında karnından gurultu gelmesi çok belirgindir. Bebeğin doğduğu günden itibaren gazı çıkarılmalıdır. İlk 20 gün, gaz problemlerinin az olması bebeğin nispeten  zayıf ve nazik emmesi ile ilgilidir.


BEBEKLERDEKİ GAZIN NEDENİ HAREKETSİZLİKTİR!

- Bu sebeple erişkinler de ameliyatlardan sonra, ertesi gün yürütülürler.

- Bu sebeple bebekler vasıtaya binince çok mesut olurlar ve sancıları geçer.

- Bu sebeple 4. aydan itibaren bebek sağa-sola dönmeye başlayınca gazı geçer.

- Bu sebeple insanlar 2-3 nesil önce bebeklerde gaz problemine az rastlıyorlardı, çünkü bebekler şimdiki gibi sabit yataklarda değil, beşik veya salıncakta uyuyorlardı.

Neticede eğer gaz problemi istenmiyorsa, bebek bir şekilde hareket ettirilmelidir. Bebekler için “kucağa alışma” diye bir tehlike mevzu bahis değildir. Bu söz eskilerin uydurmasıdır. Zira eskiden gelin-kaynana aynı evde yaşarlardı ve gelin hanım bebekle çok uğraşırsa, işler kaynanaya kalırdı!

Bebeklerin gazı çıkarılırken dik olarak kucakta tutulmaları ve bir kolun üstüne oturtulmaları zararlı değildir. Eski insanların dediği gibi “geğreği veya omurgası” batmaz. Eskilerin çok korktukları bu durum, aslında D vitamini verilmediği (zira bilinmiyordu) için oluşan Raşitizm’dir. Oturtma veya bastırma ile bir ilgisi yoktur. Günümüzde bebeklere D vitamini verildiğinden, böyle durumlara nadiren rastlanmaktadır. Bunlarda uygun D vitamini tedavileri ile kısa sürede düzelirler.

Bu dönemde diğer bir sancılanma sebebi, gaz nedeni ile ağlayan bebeklere aç sanılarak fazladan meme/mama verilmesi ile olur. Bu durumda bebek kakası altın sarısı renk yerine, yeşil renkte çıkar veya bebekte aşırı bir kusma vardır. Bebek fazla besini kusarak kendi başının çaresine bakmaktadır. Bu bebeklerde kusmaya rağmen az kilo alma görülmez.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:36
Ateş ve Tedavisi

İnsanoğlu asırlar boyunca ateşli hastalıklardan korkmuştur. Bu korkunun altında yatan ana sebep, bazı çocukların ateş ve havaleden sonra sakat kalmaları veya ölmeleridir. Ölüme ve sakatlığa sebep olan hastalıkların belli başlıları, Menenjit, Sıtma ve Tifo’dur. Kızamık gibi bazı döküntülü hastalıklarda ölüm daha ziyade yanlış tedavi ile olmaktadır. Zaten bu hastalıklardan ölümlerde, aşılar ve etkili tedaviler ile en aza indirilmiştir.

Hastalıkların tarihçesine bakıldığında, Hipokrat’ın ortaya koyduğu dört esas madde olan; ateş, su, toprak ve hava ile hastalıkların oluşumu ve tedavilerinin yapılmasına çalışıldığı görülür. Hala bu görüşler kaybolmuş değildir. Sıcak çarpması ve hastalık sonucu ateşin çıkması aynı hastalıkmış gibi sunulmuş ve tedavi edilmeye çalışılmıştır. Sıcak çarpmasında hayat kurtarıcı olan soğuk tatbiki, ateş tedavisinde kullanıldığında zararlı olabilmektedir. Bizde ateşli çocuklara soğuk tatbiki ve sirke sürülmesi yaygın olarak yapılan işlerdir.

ATEŞLİ HASTAYA NİÇİN SİRKE SÜRÜLÜR?
Eski çağlarda Avrupa’da şehirleşme ve nüfus yoğunluğunun artması ile içme suları aşırı derecede kirleniyordu. Bunun da sebebi, bu ülkelerde bırakın kanalizasyonu, evlerde ve saraylarda tuvalet dahi yoktu. Halk ve saray erkanı ihtiyaçlarını bir kabın (oturak) içine yapar ve pencereden dışarı dökerlerdi. Buralarda yaygın olarak beslenen domuzlarda bunları yiyerek biraz temizlik sağlarlardı! Sıvı atıkların su kaynaklarına sızması ile içme suları kirlendiğinden, insanlar bu suların içilmesi ile hastalıklar arasında bir bağlantı olduğunu, içinde alkol olduğundan mikrop barındırmayan bira, şarap gibi fermentasyon ürünlerinden ise hasta olmadıklarını fark ettiler. Ayrıca su şarap ile karıştırılınca da su hastalık yapmıyordu. Bunun sonucu şarapta iyi bir “ruh” olduğunu ve sudaki kötü ruhu  kovduğunu zannettiler. Bu yüzden fermentasyonlu içeceklere genel olarak “spirit” adını verdiler. (Bizim dilimize “ispirto” olarak geçti.) İçinde böyle iyi bir ruh barındıran şarap acaba hastalıkları (bilhassa ateşi) da tedavi edebilir mi idi? Bu düşünce ile hastaların cildine şarap sürüldüğünde çok etkili ateş düşürdüğünü gördüler. Alkol sudan daha hızlı bir şekilde buharlaşıyor ve ciltten ısı söküyordu. Bu yeni buluş hemen yeryüzüne yayıldı. İslam alemi de bu yeni buluşu çok sevdi, fakat bir problem vardı, o da şarabın haram bir madde olması idi. Bu güçlük de şarap şişeleri üzerine “Ateş sirkesi” yazarak aşıldı ve hastalara şarap bu şekilde kullanıldı. Zamanla işin aslını bilmeyenler, bu sirke lafına aldanıp hastalarına sirke sürmeye başladı.Günümüzde hala bazıları hastalarına sirke tatbik etmektedirler. Sirke, şaraptaki alkolün parçalanarak Asetik asit şeklini alması ile oluşur ve ateş düşürmekte ancak su  kadar etkisi vardır, kötü kokusu da işin cabasıdır.

ATEŞ NASIL DÜŞER? GEREKLİ MİDİR?
Ateş, vücudun bünyesine giren mikroorganizma veya toksik maddelere karşı gösterdiği bir tepkidir. 36’den yüksek ısılarda mikropların yaşamları zorlaşır, dokuların metabolizması artar, bağışıklık sistemleri aktive olur. Vücudumuz zaman içinde dış uyaranlara karşı ateşi yükseltmenin bir avantaj olduğunu öğrenmiştir. Ateşi düşürmekle hiçbir hastalık iyileşmez. Ateş bir hastalık değil, bir arazdır ve mühim olan hastalığın teşhisidir.

YA HAVALE GELİRSE!
Bunun için önce havale niye olur, onu anlamamız gereklidir. Mikrop veya toksik maddelerin beyindeki astrositleri uyarması ile  beta-3 adrenerjik reseptörlerin, vücudumuzdaki kahverengi yağ dokusundaki mitokondrilere tesiri ile ısı oluşur. Vücutta ısının yükselmesi ile bütün dokuların oksijen ihtiyacı çok artar. Bunu karşılayabilmek için kalbin ve solunumun hızlanması gereklidir. Ayrıca ilave kanı önemli organlara göndermek için el, ayak, yüz gibi organlarda vazokonstriksiyon yapar. Kalp hızının normalden fazla olduğu altı aylıktan küçük çocuklarda bu sebeple havale görülmez. Altı ay ile dört yaş, çocuklarda havalenin en sık görüldüğü devredir. Bu yaşlarda ateşin yükselmesi ile vücudun ısınarak kalbi ve solunumu hızlandırması gereklidir. Eğer ateş hızlı yükselir ve vücut buna ayak uydurarak kalbi ve solunumu hızlandıramaz ise beyin, gelen oksijeni yeterli görmeyerek, tasarruflu çalışmak ve fazla oksijen tüketmemek için vücut ile olan irtibatı keser (benzer durum aşırı ağrı uyarısı ile de olur, şahıs bayılır). İrtibatın kesilmesi ile vücut, deserebrasyon durumuna geçer. Spinal uyaranlarla kasılmalar ve havale dediğimiz tablo ortaya çıkar. Bunun sonucunda kalp ve solunumun hızlanması ile, beyine yeterli oksijen gelmeye başlar ve beyin eski fonksiyonlarına geri döner. Ateş yavaş yükselir ve vücuda ısınması için zaman tanırsa, havale gelmez.Yani ateşi 40’a çıkmış bir çocukta havale beklemek boşunadır. Böyle bir çocuk, ateş düşürücü ilaç verilmeden, yani iç ısısı düşmeden soğuk tatbik edilirse ve dış ısı düşürülerek kalp ve solunum yavaşlatılırsa havale gelebilir. Bu sebeple ateşli çocuklarda soğuk tatbiki gereksiz ve zararlıdır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:36
Down Sendromu ve Mongolizm

Bu hastalık tıp kitaplarında, Trisomy21 (Down Sendromu) olarak geçer ve ilk defa bir İngiliz doktoru olan John Langdon Haydon Down (1828-1896) tarafından tarif edildiği yazılıdır. Daha evvelce “Mongolizm” adı ile bilinen hastalığın ismi artık Down Sendromu olarak belleklere kazınmıştır. Genellikle yeni bulunan bir hastalığa onu bulan doktorun adı verilirken, bu eski hastalık ufak bir hile ile İngiliz malı olup çıktı. Burada oynanan sinsi oyun, bu hastalara “Mongol” denilmesinin bu hastalara bir hakaret olduğu ve kesinlikle kullanılmaması propagandası idi. Maalesef bu hileye bütün dünya gibi Türk doktorlar da kandılar.

Bir İngiliz aristokratı için Asya ırkından bir millete benzetilmek bir hakaret unsuru olabildiğini farz etsek bile, Türkiye için bu çelişkili durum kabul edilemez. Yeri geldiğinde Timur’a, Cengiz’e, Kubilay Han’a sahip çıkıyor ve çocuklarımıza bu Moğol isimleri veriyoruz, sonrada Moğol’a benzetilmek hakaret sayılıyor. Bu bir çelişki değil midir?

Birazda kendi tarihimize bakalım. (PADİŞAH ANALARI. Ali Kemal Meram. Sayfa: 15)

“Bala Hatun ve Mal Hatun iki kız kardeştiler. İkisi de Osman’ın karılarıydı. Bu iki kadının babaları, “terbiyeli kişi” anlamında (Edepli) lakabıyla anıla (Ali) adında bir Moğol’du. Ama, Osmanlı devşirmesi tarihçiler, birinci Padişah saydıkları Osman’ı ve tüm Osman oğullarını yüceltmek için, övgüye, karılarının babasından başlayarak, Edepli Ali’ nin adını Şeyh Edebali’ye çevirdiler…”

Tezgah bu şekilde kurulunca, maalesef, kendi kıymetli doktorlarına sahip çıkmayan Türk Tıbbı, İngiliz avukatlığına hemen soyunmuş, halka ve bilhassa, Down Sendromlu ailelere bu yanlış bilgileri aktarmışlardır. Bu çocuklara “Moğol” demek hakaret oluyormuş! Batı dünyası Doğu halkına karşı her zaman saygısız olmuştur. Bulgaristan’da yanlış bir işlem için “Türk kafası” deyimi sıkça kullanılır. Her ne kadar biz de Sifilis hastalığına “Frengi” diyorsak ta, millet ismi söylemediğimizden bizimkisi masum sayılır. Bu hastalık Avrupa memleketlerinde, kendilerine hangi memleketten gelmişse o memleketin adı ile anılır.

Bu saatten sonra bir şey değişir mi? Hayır, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Kurnaz İngiliz, kendi müellifinin adını yaygınlaştırmak pahasına Moğol ırkına ve Moğolistan’a hakaret etmekten çekinmemiştir.

Bugün Yunanlılar’ın inkar ettikleri Behçet Sendromu’nun, orada Adamantiadis Sendromu olarak öğretildiğini kaç kişi bilir? “Türk Tipi Porfiri”yi tarif ve teşhis eden rahmetli Dr. Cihat Çam neden fakültelerde ders olarak okutulmaz?

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:38
Yağlar, Yağ asitleri ve Omega 3

Vücudumuz, gıdalarla aldığımız kimyasal enerjiyi yağ asitleri şeklinde depolar. İki tanesi hariç (Linoleik, alfa-linoleik asit ve Araşidonik asit) hepsi vücudumuzda yapılır. Bu iki yağ asiti, bazı bitkilerden ve balıklardan elde edilir. O yüzden eskiden bu iki yağ asitine F-vitamini denilmiş, sonra vazgeçilmiştir.

Omega 3 deyimi, sanki Omega 3 diye ayrı bir madde varmış gibi kullanılmaktadır. Doğrusu, Omega 3 tipi yağ asitleridir. Eikosapentaenoik asit, Dokosaheksaenoik asit ve  Alfa-linoleik asit bu tip yağlardandır. Omega 3 diye satılan ürünler bu yağ asitlerini ihtiva ederler. Bu yağlar en fazla; Somon, Orkinos, Uskumru, Sardalye ve Hamsi gibi balıklarda bulunur. Ayrıca; ceviz, badem, fındık, soya ürünlerinde, nohut, muz, keten tohumu, kanola ve yeşil yapraklı sebzelerde de bulunur.

Bu yağ asitleri hem çocuklar için, hem erişkinler için sağlık açısından çok önemlidirler. Sinir ve diğer dokuların gelişiminde, hamilelikte, zihinsel becerilerin gelişmesinde, bağışıklık sisteminin gelişmesinde, kalp ve damar dokusunun korunmasında çok önemli rolleri vardır. Ayrıca, Trigliseritlerin düşürülmesinde, kötü kolesterolün (LDL) düşürülüp, iyi kolesterolün (HDL)’ nin yükseltilmesinde çok yararlıdır.

Vücudumuzun, anne karnından yaşlılığa kadar, hayatın her safhasında Omega 3 yağ asitine ihtiyacı vardır. Gıdalardan temin edilemediği zamanlarda, bu yağ asitlerini ihtiva eden ürünlerden alınması gerekir.

3, 6, 9 GİBİ RAKAMLAR NEDİR?
Bunu anlamak için yağ asitlerinin yapısına bir göz atalım.

Linoleik asit: C 18: 2w-6  şeklinde formüle edilir.

C 18: Yağ molekülü içindeki karbon atomlarının sayısını gösterir. Yani 18 karbon atomu var.

2: Doymamış karbon-karbon çift bağlarının sayısını gösterir.

w – 6: (n -6 şeklinde de yazılabilir.) Yağ molekülünün, metil ucundan, ilk çift bağa kadar olan bölgedeki karbon atomlarının sayısını gösterir. Bu sayı, molekülün “Omega” sayısıdır. Yani Linoleik asit, “Omega 6” dır.

Alfa-Linoleik asit: C 18 : 3 w – 3 Omega 3’tür.

Eikosapentaenoik asit: C 20 : 5 w – 3 Omega 3‘tür.

Araşidonik asit: C 20 : 4 w – 6 Omega 6’dır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:39
Çocuklarda Konuşma Bozuklukları

Konuşma bozuklukları; işitme kusuru veya merkezi sinir sistemi hastalıkları olan çocuklarda görülür. Tek başına “dilsizlik” yoktur.

Merkezi sinir sisteminin doku hasarı (degenerative) ile seyreden hastalıklarında (motor-mental-retardasyon), Otizm’de ve bazı kromozom hastalıklarında tablo çok belirgin olduğundan, normal çocuklarla karışma ihtimalleri yoktur. Bu çocuklar, oturamayan, basamayan ve kasılı vaziyette yatan (spastik) çocuklardır. Bu çocuklarda konuşamama birincil bulgu değildir.

HİB aşısının olmadığı dönemlerde, menenjit geçirenlerde de, işitme kayıpları nedeni ile geç konuşmalar olabiliyordu. Artık HİB aşısının yaygın olarak kullanılması ile gerek menenjit, gerek buna bağlı sağırlık görülmemektedir.

En sık rastlanılan konuşma geriliği sebebi, işitme problemleridir. Nörolojik olarak hiçbir problemi olmayan bir çocukta dilsizlik daima sağırlık ile beraberdir.

BEBEKLERDE SAĞIRLIK NASIL ANLAŞILIR?

0- 4 ayda: Yüksek ses ile irkilir, konuşma seviyesinde bir ses duyduğunda, bir müddet hareketsiz kalır.

5 - 6 ayda: Duyduğu sese doğru yönelir. Duyduğu sesleri kendi lisanında taklit etmeye çalışır.

7 - 12 ayda: Her türlü sesin kaynağını anında tespit eder.

13 - 15 ayda: Sorulduğunda eşya ve şahısları gösterir.

16 - 18 ayda: Eşyaları elinizle işaret etmeden, yerini söyleyerek yönlendirebilirsiniz.

19 - 24 ayda: Sorulduğunda, vücudundaki organların yerini işaret edebilir.

Eğer bir çocuk bu becerilere sahip ise, eninde sonunda konuşacak demektir. Konuşmuyor diye, çocuğa “kanarya suyu” içirmek, dilaltı bağını kesmek, hiçbir işe yaramaz.

Hele şimdilerde moda olduğu gibi, konuşmuyor diye MR, Tomografi, EEG gibi tetkiklerden medet ummak, beyhudedir.  

Çocuk konuşmaya başladıktan sonra, bazı harfleri söyleyemiyor veya “yarım “ konuşuyorsa, 4 yaşından sonra bunlar da özel eğitim ile düzeltiliyor.

Kekemelik, bunlardan çok ayrı bir durum olup, bu da özel tedavi ile düzeltiliyor.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:41
Anne Sütü ve Rakipleri

Anne sütü bebekler için en doğal ve üstün bir besindir. Anne sütünün anneye hiçbir zararlı yanı olmadığı gibi birçok yararları vardır. Maalesef yurdumuzda meme veren anneyi bu işten soğutmak için ellerinden geleni yapanlar vardır. Bilhassa uydurulmuş pek çok hurafe annenin yeterli meme vermesini önler.;

UNICEF,  WHO  ve UNESCO’nun müşterek yayınladıkları “Facts for Life”  kitabının 16-17. sayfalarında anne sütü ile ilgili 5 madde yazılmıştır.

1- Hayatın ilk 4 ile 6 aylık döneminde tek başına anne sütü en yararlı besindir.

2- Bebekler, doğumdan sonra mümkün olan en kısa zamanda emzirilmeye başlanmalıdır. Gerçekte her anne emzirebilir.

3- Bebeğin ihtiyacı olan yeterli sütün temini için sık emzirilmesi gereklidir.

4- Biberonla beslenme ciddi hastalıklara ve ölümlere sebep olur.

5- Emzirme bebeğin 2. Yaşına, hatta mümkünse daha uzun süreli olmalıdır.

Aynı kitap, Nisan 1991 de memleketimizde Milli Eğitim Bakanlığı, UNICEF ve Sağlık bakanlığı ile müştereken “Sağlığa Ulaştıran Gerçekler” adı altında Türkçe basılmış fakat, amaçlananın tam tersi olacak şekilde tahrif edilmiş ve yalanlarla doldurulmuştur. Çok enteresandır ki, kitabın geri kalan kısımları tam tercüme edilmiştir.

ANNE SÜTÜNÜN FAYDALARI
Anne sütünün faydaları sadece anne ve bebekle kısıtlı değildir. Anne sütünün  faydalarına bir göz atarsak:

1- Bebek faydalanır, en uygun besini iyi sıcaklıkta alır.

2- Anne faydalanır. Meme kanserinden ruh sağlığına kadar pek çok hususta faydalıdır.

3- Baba faydalanır. Mama fiyatları bütçe için ciddi bir harcamadır.

4- Devlet faydalanır. Yıllık döviz giderimiz ne kadardır, tahmin edin!

5- Çevre faydalanır. Mama verildiğinde çevre kirliliği artar, zira temiz su israf edilir, ısı kaynakları israf edilir ve en mühimi çevreye deterjan ve kimyasal maddeler salınır.

Bu hususlar bilhassa gelişmekte olan imkanları kısıtlı ülkeler için çok önemlidir. Maalesef emzirme oranlarına bakıldığında, zengin ülkelere kıyasla fakir ülkelerde daha az anne sütü verildiği görülür. Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatının çalışmalarında bunun sebepleri arasında mama üreticisi zengin ülkelerin baskıları ve zararlı reklamları ortaya çıkmıştır.

Bunun sonucunda BM “International Code of Marketing of Breastmilk  Substitudes” adı altında bir kanun hazırlamıştır. Türkçesi: “Anne sütüne Yakın Mamaların Pazarlanmasının  Beynelmilel Kanunu”.

BU KANUN 10 MADDEDEN İBARETTİR:

1- Halka yönelik hiçbir mama reklamı yapılamaz.

2- Annelere ücretsiz dahi olsa numune dağıtılamaz.

3- Hiçbir sağlık kuruluşunda ürün promosyonu yapılamaz, servislerde kullanılması için ücretsiz veya düşük ücretli mama verilemez.

4- Hiçbir firma yetkilisi annelerle görüşme yapamaz.

5- Sağlık personeline hiçbir hediye veya ürün verilemez.

6- Etiketlerde suni beslenmenin üstünlükleri diye hiçbir resim veya cümle kullanılamaz, bebek resimleri konamaz.

7- Sağlık personelinin bilgilendirilmesi ilmi ve gerçekçi olmalıdır.

8- Etiketlerde anne sütünün üstünlüğü anlatılmalı, ayrıca suni beslenmenin yan tesirleri, maliyeti ve zararları belirtilmelidir.

9- Bebekler için uygun olmayan şekerli kondense sütler tavsiye edilmemelidir.

10- Bebek maması imalatçıları ve dağıtımcıları bulundukları ülkelerde bu kanun uygulanmasa bile bu kanuna uyumlu çalışmalıdırlar.

Bu kanun çerçevesinde Türkiye ele alındığında, mama firmalarının en başıboş ve fütursuzca davrandıkları memleketlerin başında gelmektedir. Filipinler’de bu kanun uygulanmaya çalışıldığında Amerikan elçisi ve ticaret bakanı tarafından yoğun baskı uygulanmış, ekonomik yaptırım uygulanması ile tehdit edilmiştir. Bu kanun için uğraşan bakanlık avukatı ve oğlu vurularak öldürülmüşlerdir. Bunların sonucunda Filipin mahkemesi 9. Ekim.2007’de bu kanunu yürürlükten kaldırmak zorunda kalmıştır. (Bakınız: Section on International Child Health. Sayfa 3-4)

SORULAR:
1- Türkiye’nin, mamalar için yıllık döviz harcaması ne kadardır?
2- Türkiye’de bu kanun ne zaman uygulanacak?
3- Türkiye’nin bebek nüfusu, Belçika ve Hollanda’nın toplam nüfuslarından fazla olduğu halde neden Türkiye’de mama firmaları fabrika açmamakta ısrar ediyorlar. En son Polonya ve Portekiz’de açtılar. Şu anda bazı mamalar bu ülkelerden gelmektedir.
4- Mama firmalarının Türkiye’deki yıllık reklam harcamaları ne kadardır. Bazı sağlık kuruluşları ve çalışanlarına sağlanan imkanlarda vergilendirme yapılmakta mıdır?

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:41
Süt Alerjisi ve Bağırsak Kanaması

Hayatın ilk 3 yılında gıda alerjileri, çocukların yüzde 6’sında görülebilen bir durumdur. Buna çocukların yüzde  2-3’ünde görülen inek sütü alerjileri de dahildir. (Nelson. Sayfa: 1158 ) Çocuklarda bu alerjiler belirtilerini; dudaklarda, dilde, damak ve boğazda şişliklerle gösterebilir. Sindirim sisteminde ise, bulantı, kramp tarzında karın ağrıları, kusma veya ishal şeklinde kendini gösterir.

Kanda Total IgE tayini güvenilir değildir. Alerji tespit edilirse, yapılacak iş o gıdayı kesmektir. Gıda alerjisi olan çocukların yüzde 85’inde alerji 3 yaşına kadar kaybolur.

Maalesef memleketimizde, sadece yüzde 2-3 çocukta görülebilecek alerji için, çocuklara 1-2 hatta 3 sene süt içirilmemektedir. Bu yüzden, alerjisi olmayan yüzde 97- 98 çocuk ve ailesi mağdur edilmektedir. Sadece ailenin parası değil, bir de devletin dövizi telef edilmektedir. Yapılacak iş, anne sütü yetmeyenlere, sütü serbestçe içirmek ve sadece alerji görülen yüzde 2- 3 çocuğa mama vermektir. Bu en mantıklı iştir. Maksat farklı olunca, bu gerçekler ailelerden saklanmaktadır.

İnek sütüne bağlı “kronik bağırrsak kanaması” ancak çiğ süt içilmesi ile olur. (Nelson. Sayfa:1470) Sütün ısıtılması ile “heat labile” yani ısıya hassas olan özel bir proteinin parçalanması ile bu bağırrsak kanamaları önlenir. UHT veya Pastörize sütlerde bu bağırsak kanamaları görülmez.

ÇELİŞKİLER ZİNCİRİ
Doğumda 16g/dl. olan kandaki hemoglobin değerinin, 2-3 ayda 9-11g/dl. olması tamamen bebeğin doğum sonrası hayata uyumu olup, “fizyolojik anemi” olarak değerlendirilir ve tedavi gerekmez. (Nelson. Sayfa:1466)

Sağlıklı prematüre bebekler, 6.5g/dl. hemoglobin seviyelerine bile rahat uyum sağlarlar.
İlaç olarak verilen serbest demir, mikroplar için “büyüme hormonu” gibi tesir edeceğinden, demir tedavisi sırasında oluşacak bir ateşli hastalık çok ağır seyir gösterecektir.

Hiçbir tahlil yapılmadan, başıboş şekilde, vitamin verir gibi “demir ilacı” verilmesi pek çok problemi de beraberinde getirecektir. Avrupa ülkeleri arasında kişi başına en az süt tüketen bir memlekette aneminin çok görülmesi, buna mukabil sütü çok tüketen diğer Avrupa ülkelerinde anemiye az rastlanması, süt-anemi ilişkisi ile çelişkilidir. Mesele etin az tüketilmesidir. Bir devletin vazifesi, sağlıklı ve ucuz eti halkına temin etmektir. Demir ilacı dağıtmak değil.



Duzenleyen mystical - 14-Kasim-2009 Saat 21:41
Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:43
Çocukların Hava Yolculuğu

Hava yolculuğu giderek daha fazla günlük hayatımıza girmektedir. Artık bebekli ve çocuklu ailelerin daha fazla hava yolculuğu yapmaları, bazı tedbirlerin ve bilgilerin bilinmesini gerekli kılmaktadır.

Sıhhatli yeni doğan bebekler emniyetli bir şekilde hava yolculuğu yapabilirler. Eskiden konmuş olan ve birkaç haftalık bebeklerin seyahatini kısıtlayan yasalar, büyük hava şirketlerinde tamamen kaldırılmıştır.

Bu eski yasaklar, genellikle havacılığın ilk günlerinde, yüksek irtifa uçuşlarında yolculara maske ile oksijen verilmesi ile ilgili idi. Hem çeşitli yaşlardaki çocuklara uygun maske temini güçtü hem de yeni doğan fizyolojisi tam bilinmiyordu.

Günümüz ticari jet uçakları genellikle 30 bin-40 bin feet (1,500-2,000 metre) irtifada uçarlar. Kabin basıncı deniz seviyesindekine göre değil, 5 bin- 8 bin feet (1,500-2,500 metre) irtifaya göre ayarlanır. Bu atmosfer basıncında, her yaştaki sıhhatli yolcuların oksijen doygunluğu, deniz seviyesindeki yüzde 100’den yüzde 90-92’ye iner. Bu durum sağlıklı kimseler tarafından kolayca tahammül edilir. Yolculuk sırasında devamlı oturulması ve güç sarf edilmemesi bu düşmeyi hissettirmez. Ayrıca ağır yiyecek arabalarını çeken-iten hosteslerde bile bu düşüşün tesiri olmaz. Sıhhatli yeni doğanların çok iyi gelişmiş akciğerleri ve yüksek hemoglobin seviyeleri ayrı bir emniyet sağlar.

Hava yolculuğunun emniyetli olmayacağı hastalıklar; ağır anemiler, konjenital kalp hastalığı olanlar ve akciğer anomalileri olanlardır. Bir başka önemli husus da, bu hastalıkların doğumda ve doğumdan sonra fark edilmemesi ve yüksek irtifa uçuşlarında ortaya çıkmasıdır. Orak hücreli anemi hastalarında yüksek irtifa problem olabilir. Orak hücreli anemisi taşıyıcısı olanlarda bir problem yoktur.

Yeni doğanların ve çocukların hava yolculuğu esnasında mikrop kapma riskleri hakkında tam bir bilgi yoktur. Bazı erişkinlerin bu yöndeki şikayetleri daha ziyade, seyahat stresi ve kabin içindeki havanın aşırı kuru olmasındandır. Tuzlu su damlaları bu durumu giderebilir.

Kabin içindeki havanın kalitesi çok tartışılmaktadır. Son senelerde, yakıttan tasarruf için, uçuş esnasındaki kabin içi havanın teminindeki metot değişmiştir. Eski sistemde kabin içindeki hava her birkaç dakikada bir değiştirilirdi. Yeni sistemle, kabindeki havanın yarısı çok karmaşık işlemlerden sonra kabin içine geri verilmektedir.12,000 metre irtifada alınan taze hava hemen hemen sterildir, mikrop yoktur. Üstelik dışarıdan alınan hava çok sıcak olan motorların çevresinden geçer ve sonra istenilen ısıya soğutulur.

HAVA YOLCULUĞU: ÖSTAKİ BORSU,  KULAK AĞRISI

Uçakların yüksek irtifalara çıkması ile atmosfer basıncı azalır ve hava genişler. Orta kulaktaki hava da genişler ve fazlası normalde Östaki borusundan boşalır, orta kulak basıncı kabin basıncına eş duruma gelir, ağrı olmaz.

Buna mukabil, eğer Östaki borusu kapalı ise, hava orta kulaktan kaçamaz ve etrafa yaptığı basınç ile ağrıya sebep olur.

Bu ağrı sadece kalkışta değil, inerken de olur, bu sefer kabindeki yüksek basınç kulak zarına dışarıdan tazyik yapar.

Kulak iltihabı olanlarda ağrı daha az olur, zira orta kulaktaki sıvı, hava giriş çıkışına mani olduğundan basınç farklılığı yaşanmaz. Ayrıca kulaklarında tüp olan çocuklarda da ağrı olmaz.

UÇUS SIRASINDA BEBEKLERİN BESLENMESİ
Halk arasında yaygın bir görüş olan; bebeklerin iniş ve kalkışta huzursuz olduklarında ve ağladıklarında beslenmeleri, fayda yerine zarar sağlar, bebek aşırı beslenmeden dolayı rahatsız olur. Uçuş esnasında kulak ağrısına zannedildiğinden az rastlanır.

Uçuş esnasında su kaybı olduğu da diğer bir yanlış inanıştır. Her ne kadar bazı sağlık yazılarında ve dergilerinde, uçuş sırasında bol sıvı alınması tavsiye edilirse de, bu sadece tuvalet önündeki kuyrukları uzatır. Uçuş sırasında yaşanan ağız kuruluğu, uçak klimasının havanın nemini almasından dolayıdır. Bu daha ziyade ağzından nefes alıp verenlerde olur. Çoğu kimsenin başına gelen bacak şişmeleri, aşırı sıvı alımına bağlıdır. Yapılan çalışmalarda, uçuş sırasında yemek yiyen ve içen yolcuların çoğunun kilo aldığını göstermiştir.

Yüksek irtifalarda bağırsak gazları yüzde 20 oranında genişlerler, buda erişkinlerde şişkinlik hissi uyandırır. Gıdalarını emerek alan bebeklerde gaz yutma daha fazla olduğundan,  gözlenen huzursuzluk ve ağlama bu gaz sancılarına bağlıdır. Aileler bebeklerini evde besledikleri kadar beslemeliler ve öğünlerin bazısı iniş ve kalkışlara denk getirilmelidir. Erişkinlerde uçuş öncesi alınan 82 mg. Simethicon’un rahatlık sağladığı gösterilmiştir. Uçuşla ilgili çocuklarda yapılmış bir çalışma yoktur.

İLAÇLARLA SAKİNLEŞTİRME
Aileler uçuş sırasında kendilerinin rahat etmesi ve etrafın rahatsız olmaması için sıklıkla ilaç talebinde bulunurlar.  Aslında çocuklar hava yolculuğuna çok iyi uyum sağlarlar. Titreşimler, onların rahat etmesini sağlar. Çocukları esas rahatsız eden unsurlar, vakitsiz uyandırılma, giydirilme ve alışık olmadığı sesler ve ortamdır.

Bebek için seyahat, yataktan kaldırıldığı anda başlar, son konaklamada, yatağa yatırılana kadar sürer. Sadece hava yolculuğu değil, hava alanına geliş gidişler de çocuğu rahatsız eder. Yolculuk esnasında bebeklere hangi ilaçların, ne süre ile, ne kadar verileceği hakkında bir bilgimiz yoktur. Genel olarak hava ulaşımında bebeklere ilaç verilmesi tavsiye edilmez. Sıklıkla kullanılan alerji ilaçları pek bir işe yaramaz, ayrıca bu tür ilaçlar bazı çocukları daha da aktif yapar.

ÇOCUK KOLTUK SİSTEMLERİ

İdeal olanı, her bebek ve çocuğun uçağa uyumlu araba koltuğu ile seyahat etmesidir. Anne kucağındaki 20 kg. bir çocuk, mecburi iniş sırasında, birkaç saniyede 300 kg.’a varan tesir gösterebilir. Öne doğru bir ivme ise,  ya çocuğu ön koltuğun arka yüzüne çarpmasına veya 4 sıra öne fırlamasına sebep olur. Uçak hava boşluğuna düştüğünde,  çocuk bağlı değil ise şiddetli bir şekilde tavana çarpabilir.

Araç koltuğuna sabitlenmiş bebek ve çocukların pencere kenarına oturtulmaları gereklidir. Bu hem acil çıkışlar için elzemdir, hem de koltuk üzerlerindeki bagajlardan eşya düşmesi ile olası yaralanmaları önler.

Ayrıca, pencere kenarında oturan büyük çocuklar her fırsatta ara koridorda koşuşturma imkanı bulamazlar. Pek çok çocuk,  hosteslere veya yabancı kimselere çarparak ellerindeki sıcak içecek ile yanmışlardır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:44
Araçlarda çocuk koltukları şart!

Araçta bir kaza olduğunda en fazla çocuklar zarar görür. ABD’de sadece 2 bin yılında 5 yaşından küçük 2 bin çocuk otomobil kazalarında can verdi. Bunların yarısının emniyet kemeri kullanmadığı, diğer yarısının da kemerlerinin düzgün bağlanmadığı ortaya çıktı. Çocuklarla birlikte güvenli yolculuk için:

- Hiçbir çocuk 12 yaşına gelene dek ön koltuğa oturtulmamalı. Ön koltuğa oturan çocuklar öncelikle hava yastıklarından zarar görür.

- Bebek koltuğu asla ön koltuğa bağlanmamalı. Bebek ne kadar küçük olursa olsun “ana kucağı” içinde arka koltuğa yerleştirilmeli.

HAVA YASTIKLARINA DİKKAT
- Hava yastığının çalışması önlenirse, çocuk ön koltuğa ana kucağı içinde oturabilir. Çocuğun ön koltuğa oturtulması eğer arka koltuk diğer küçük çocuklar tarafından işgal edilmişse mümkündür.

- Çocuklar 1 yaşına gelene dek arka koltukta, arkaya bakar şekilde otururlar. Eğer çocuk bebek koltuğuna sığmayacak kadar büyümüş ama emniyet kemeri takamayacak kadar da küçükse koltuk yükselticiler kullanılabilir. Altına minder veya özel koltuk yerleştirilir.
Bebek koltukta, 40 derecelik açıyla oturtulmalıdır. Daha dik veya yatık olması sakıncalıdır.

- 20 kilonun üstü çocuklar, eğer ön koltukta oturacaksa koltuk mümkün olduğu kadar arkaya çekilmeli ve 45 derecelik açı oluşturulmalıdır.

ANA KUCAKLARININ İÇİNİ DOLDURMAYIN
- Ana kucaklarında çok büyük bir yanlış yapılır. “Bunların içi çok çukur” diyerek içleri doldurulur. Oysa, o çukurluk bebeği yandan gelecek darbelere karşı korumak için yapılmıştır. Oturulma şekli ve açısı patentlidir. Bizde anneanneler, babaanneler bebeğin altı yumuşak olsun diye bu koltuların içine bir şeyler koymaya bayılır. Oysa buna hiç gerek yoktur.

- Artık otomobiller, mini vanlar ve hafif kamyonlar zeminlerinde bebek koltuğunu sabitleme noktalarıyla piyasaya çıkıyor. Bu gibi emniyet sistemleriyle ilgili bilgiler, araçların kullanma kılavuzlarında ayrıntılı olarak anlatılıyor.

- Ülkemizde yapılan diğer bir yanlış da çocukların arkaya oturtulduktan sonra bağlanmamasıdır. Bu durum çocuğun öne oturtulması ile aynı şeydir. Çünkü ani bir fren sırasında, çocuk hızla ön cama doğru fırlayacaktır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:44
Gripler Salgınlar ve Pandemiler

Grip amili olan İnfluenza virüsü, dış sathında bulunan iki özel glikoprotein molekülü sayesinde tespit edilir. Bunlar Hemaglutinin (H) ve Nörominidaz (N) molekülleridir. Virüs bu moleküller sayesinde konak hücrelerinin zarına tutunur ve içine girer.

Aşılar ile vücutta bu moleküllere karşı oluşan antikorlar, bu moleküllere yapışarak virüsün hücre içine girmesini önlerler. Oluşan antikorlar, vücutta uzun süre bulunabilmelerine karşılık, bu moleküllerin zaman içinde şekil değiştirmesi ile etkili olamazlar. Bu tedrici mutasyonlara “drift”  adı verilir. Her sene baş gösteren, hafif epidemiler yapan ve bir sene evvelki aşıları etkisiz kılan bu tip mutasyonlardır. Buna mukabil, her 20 sene civarında, virüslerin genetik yapılarında daha belirgin bir antijen değişmesi olur. Bu değişime “shift” denilir ve pandemilerin sebebidir. Bunların en meşhuru, 1918 ve 1920 yıllarında görülen grip salgınıdır.

Bu değişiklikleri gösteren çeper antijenlerinden Hemaglutininlerin, H1’den H13’e kadar 13 majör tipi vardır. Nörominidazların ise, N1’den N9’a kadar 9 tipi vardır. Eğer iki farklı virüs aynı anda hücre içine girerlerse, ortaya çok farklı H veya N alt grupları çıkabilmektedir. 1960’lı yıllarda çoğunlukla rastlanan molekül H2N2 iken, dünyadaki insanların çoğu bu virüslere karşı bağışık idi.  Buna mukabil, 1968’de H3 alt grubunun ortaya çıkması ile Hong Kong gribi salgını başladığında, insanların çoğu bu virüse karşı bağışık değildi.  En son 1977’de ölümcül pandemi sebebi olan virüs, bu virüs idi.

ÇOĞU HAYVANLARDAN GEÇİYOR!

Yeni İnfluenza suşlarının ortaya çıkmasında mutasyondan ziyade, mevcut antijenlerin uygun karışımları daha etkilidir. Bu antijenlerin çoğu bize hayvanlardan geçmektedir. Bilinen her türlü H antijenine ördeklerde ve diğer su kuşlarında rastlanılır. Her ne kadar memeli çiftlik hayvanları kuş virüslerini alamasalar da, domuzlar büyük bir istisnadır. Domuzlar ördeklerden virüs alabildikleri gibi, insanlardan da alabilirler. Bu iki ayrı tipin domuz hücresine aynı anda girmeleri ile çok değişik ve insanda hastalık yapabilen yeni virüs tipleri ortaya çıkabilmektedir.

Hücre içine bir virüsün girmesi ile hücrenin salgıladığı, “interferon” maddesi, sonradan ikinci bir virüsün hücre içine girmesini önler. İki virüs aynı anda girerlerse, interferon etkili olamaz.

Asya tarımında; ördek, domuz ve insan devamlı iç içe yaşamakta ve domuzlar ördek, ördekler de domuz pisliği yemektedirler. Bu şekildeki bir ortamda, virüsler devamlı bir şekilde, bir türden ötekine geçebilmektedirler. Böyle bir ortamda çiftçiye de virüs bulaşması kaçınılmazdır. Bu sebeple, son üç büyük grip salgınının 1957,1996 ve 1977’de buralardan kaynaklanması tesadüf değildir.

UYGUNSUZ ORTAMLAR SONUCU...

Yeni virüslerin ortaya çıkmasındaki esas unsur insandır. Çin’deki gibi uygunsuz ortamlar yaratarak veya kendi ortamından çıkıp, insansız bölgelere girmeleri ile yeni virüsler buradaki hayvanlardan insanlara geçebilmekte ve yeni hastalıklar oluşmaktadır.

- 2. Dünya savaşı sırasında, Arjantin’de Avrupa’ya mısır ihraç edebilmek için büyük otlaklar tarım için temizlendiğinde, burada yaşayan farelerden “Ağrılı Arjantin Kanamalı Ateşi” salgını başlamıştır.

- Aynı mekanizma ile Bolivya’da sığır yetiştirmek için otlakların kullanıma açılması ile burada da farelerden “Bolivya Kanamalı Ateşi” salgınları başlamıştır.

- Japonya da ki pirinç tarlalarında üreyen sivrisineklerden de “Japon Ansefaliti” salgınları olmaktadır.

-Eskiden Çocuk felci hastalığına karşı aşı hazırlanırken kullanılan böbrek dokusu temini için Avrupa’ya gönderilen binlerce maymun yüzünden “Marburg”  hastalığı ortaya çıkmıştır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:45
Kanda Mikrop (Sepsis)

Bugünlerde yine pek çok aile, bu söz ile korkutulmakta ve gereksiz bir sürü işlem ve masraf yapılmaktadır. Kanda mikrop olması durumuna, “sepsis” denir.

Sepsis=septisemia (septic-emia), kana mikrop veya toksin karışması durumudur. Bu durum mutlaka “kan kültürü” ile teyit edilmelidir. Sepsis olduğu düşünülen bir hastadan mutlaka kan kültürü alınması, tıbbi bir mecburiyettir.

Maalesef, bu çok özel kelime bazı doktorlar tarafından, herhangi bir basit iltihap durumunda da söylenir olmuştur. Sadece kandaki lökosit (WBC) sayısının yüksek olmasına bakarak aileye;  “Çocuğunuzun kanında mikrop var” demek, ciddiyetten uzak, cahilce bir laftır.

İster sepsis, ister menenjit hastalığı olsun, bakteriler telepatik bir şekilde beyin zarına veya kana erişemezler. İlk safha, bakterilerin vücut satıhlarına yapışması durumudur. Eğer bu satıhlarda bakteriye uygun “reseptörler”  yoksa, bulaşma ve hastalık yapma durumu oluşmaz. Farenjit, tonsillit, zatürre, idrar yolu iltihapları ve ishallerde bakteriler, bu dış zarlara tutunurlar. Bu durumda, hastanın ateşi ve lökosit sayısı artar, tutulan bölgeye göre diğer arazlar ortaya çıkar, uygun antibiyotik tedavisi ile bakteriler yok edilirler ve tedavi sağlanır. Bu durumun bir ileri safhası, doku istilasıdır, abse  veya flegmon oluşur. Bu durumda dahi sepsis hali yoktur, gene uygun antibiyotiklerle tedavi sağlanır.

Ancak bu safhadan sonra, bazı olumsuz şartların yardımı ile, bakteriler, damar içine girerek, vücuda dağılırlar; işte bu duruma sepsis, yani kanda mikrop olması durumu denir. (Menenjit olabilmesi için, önce sepsis oluşması gerekir. Nadiren, kulaktan veya burundan, doğrudan bakteri istilası ile de olur.)

Bunun gibi garip sözlerin bugünlerde söylenir olması, Tıp Fakülteleri’ndeki eğitimin kalitesinin de giderek düştüğünün işaretidir. Kaliteden ziyade, kantiteye yani sayıya itibar edilmesi;  hem halk, hem tıp camiası açısından çok tehlikeli bir gidişatın başlangıcıdır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:45
Virüs Enfeksiyonlarının Coğalması

Virüs enfeksiyonları, çocuklarda görülen toplam ateşli hastalıkların yüzde 80’inden fazlasını teşkil ederler. Virüsler,  yapıları nedeni ile bakterilerden çok farklıdırlar.

Bakterilerin bölünerek çoğalabilmelerine karşılık, virüslerin çoğalabilmek için canlı hücrelere ihtiyaçları vardır. Virüsler, canlı hücrelere, kendi virüs proteinlerini ürettirirler. Bu işleme “replikasyon” denir.

VİRAL REPLİKASYON:
Virüs, canlı hücreye yapışır ve kapsid denilen kabuk kısmını dışarıda bırakarak, içindeki virüs kromozomunu hücre içine sokar. Hat şeklindeki virüs kromozomu, halka şeklini alır. Bu şekilde kendi kopyalarını yaptırmaya başlar. Bu arada aynı hücre içinde, virüsün kapsid denilen kabuk kısmı da imal edilmektedir. Oluşan kromozomlar, bu kapsidler içine girerek, orijinal virüs şeklini alırlar. Muayyen sayıya eriştiklerinde hücre parçalanır ve bu yeni virüsler başka hücrelerin içine girerler.

Virüslerin bu tür hücre içi davranışlarına “Lytic (eritici) enfeksiyon” denilir ve konak hücrenin ölümü ile sonuçlanır. “Persistant (kalıcı) enfeksiyon da” virüs replikasyonu devam ederken, hücre, faaliyetlerine ve bölünmesine devam eder. Bu arada oluşan yeni hücrelerde de virüsün genetik maddeleri vardır ve bu yeni hücrelerde de devamlı virüs maddeleri yapılır, hücre ölmeden virüsler çevreye yayılır. Diğer üçüncü bir davranış şekli, “Latent (bekleyen) enfeksiyon” dur . Virüsün genetik maddeleri  kromozom içine yerleşir, replikasyon yapmadan hücre bölünmeleri ile yeni hücrelere geçerler. Bir müddet sonra, bazı şartların oluşması ile, aktif hale geçerler, replikasyon  ile  çoğalırlar ve hücrenin ölümüne sebep olurlar.

DNA yapısındaki virüsler bu şekilde çoğalırken, RNA yapısındaki virüslerin çoğalması için, bir ön işlem gerekir. Zira insan kromozomları DNA yapısında olduklarından, RNA virüsleri doğrudan kendi genetik maddelerini hücreye yaptıramazlar. RNA virüsleri, genetik maddeleri ile birlikte, “reverse transcriptase”  (ters kopyalama) denilen, iki kısımlı bir enzim ihtiva ederler. Bunlardan “DNA polymerase” enzimi RNA kromozomunun DNA kopyasını yapar, bunu takiben, ikinci enzim olan “ribonuclease” enzimi orijinal RNA’yı parçalar. Virüsün genetik bilgileri artık DNA şeklinde muhafaza edilmektedir.  Bu şekilde konak hücrenin DNA’sı içine yerleşir. Konak hücrenin enzimlerini kullanarak tekrar RNA şeklini alarak çoğalır. Hücrenin parçalanması ile virüsler başka hücrelere geçerek aynı işlemler tekrarlanır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:47
Demir Eksikliği Anemisi

Demir eksikliği günümüzün en sık karşılaşılan beslenme problemidir. Gelişmekte olan ülkelerde çocukların ve doğurganlık çağındaki kadınların üçte ikisinde demir eksikliğine rastlanmaktadır. Ayrıca diğer klasik beslenme hastalıklarının aksine (körlüğe yol açan A vitamini eksikliği ve gelişme geriliğine yol açan iyot eksikliği gibi) demir eksikliği cemiyetlerin bütün tabakalarında görülür. Birleşik Devletlerde, Japonya ve Avrupa’da doğurganlık çağındaki kadınların yüzde 10-20 si anemiktir.

Demir eksikliği genellikle kolay fark edilemez ve solgunluk, huzursuzluk ve yorgunluk hissi gibi müphem arazlar hayati tehlike olarak algılanmaz. Oysa, demir eksikliği pek çok yan tesirlere ve hatta ölüme sebep olabilir. (Türkiye’de 1960’lı senelere kadar demir eksikliği anemisi bir hastalık olarak kabul edilmemekte idi ve demir ilacı yoktu. İlk defa Hacettepe Üniversitesi’nin alım garantisi vermesi ile Samsun’da bulunan Adeka firması Ferro Sanol imaline başlamıştır.)

Geçmiş senelerde araştırmacılar demir eksikliğinin çocukların öğrenme kabiliyetinde kalıcı bozukluklara ve davranış hatalarına sebep olabileceğini tespit etmişlerdir. Her ne kadar demirin nöro-kimyasal rolleri tam olarak anlaşılmamışsa da bu maddenin düşük seviyelerinin beyin fonksiyonlarına olumsuz tesirleri olduğu açıkça bellidir. İlaveten demirin düşük seviyeleri, erişkinlerde çalışma kapasitesi ve üretkenlik üzerine olumsuz etki yaptığı gibi, bağışıklık sistemini de bozarak enfeksiyonlara yakalanma ve bu hastalıklardan ölme şansını arttırmaktadır. Düşük maliyetli önlemlere rağmen pek çok ülke, demir eksikliğini önlemeye, etkili bir teşhis sistemine ve tedavisine sahip değildir. Bunların sonucunda demir eksikliği ile mücadele zayıf kalmaktadır.

Demirin en iyi bilinen özelliği kanda oksijen taşınmasındaki rolüdür. Vücut demirinin takriben yüzde 73’ü hemoglobinde bulunur. Ayrıca laktoferrin (sütte, mukoza dokularında ve lökositlerde bulunur) serbest demir moleküllerini bağlar ve bakterilerin kullanmasına mani olarak, hızlı üremelerini önler. (Sütün demiri bağlayarak anemi yaptığı görüşü yanlıştır, zira laktoferrin bağladığı demir ile birlikte organizma tarafından emilir.)

SEBZELERDEKİ DEMİR!
Gerekli olan demir,  alınan gıdalardan temin edilir. Her ne kadar bazı sebzeler, bilhassa ıspanak önemli bir demir kaynağı olarak kabul görüyorsa da, bitkilerdeki (non-heme) demir çok zayıf bir şekilde emilir. Ispanaktaki toplam demirin ancak yüzde 1.4ü vücut tarafından alınır. Diğer bitkilerde de durum farklı değildir. Kuru fasülye yüzde 1.6, soya fasulyesi yüzde 7, marul yüzde 4.4 demir temin edebilir. (Günlük demir ve kalsiyum gibi mineralleri sebzelerden almak istersek günde 2.5 kilo civarında yememiz gereklidir.) Buna mukabil kırmızı etteki demirin yüzde 20’si vücut tarafından (heme iron olarak) alınır.

Demir kümes hayvanlarından, balıktan ve anne sütünden de iyi alınır ama oranlar kırmızı ete göre düşüktür.

Yemeğin yapılış tarzı da emilmesine tesir eder. Örneğin; yemek hem “heme”  hem de “non-heme” demiri beraber bulunduruyorsa önceki demir sonrakinin emilmesini arttırır. Vitamin C, non-heme demirin emilmesini arttırır. Buna mukabil çaydaki tannin, bitkilerdeki lif ve fitatlar emilmesini önler. Demirin emilmesi vücuttaki demir ile de ilgilidir. Vücutta demir fazla ise az emilir, demir eksik ise fazla emilir. Gelişmekte olan ülkelerdeki halkın çoğunluğunda görülen demir eksikliğinin sebebi, vejetaryen diyet ağırlıklı beslenmedir. Fakirler için et pahalıdır ve bu yüzden et ya az miktarlarda veya hiç alınmaz. Böyle topluluklarda demir eksikliği  anemisi, fertlerin çoğunda mevcuttur.

KANSIZLIĞIN DİĞER NEDENLERİ…
Demir eksikliği sadece gıdalardaki dengesizlikten olmaz. Gıdalarda yeterli demir olduğu halde bile anemi olabilir. Bu durumlar kronik kanamalarla ilgilidir: Çengelli solucan, Schistosomiasis (Bilhariasis) ve Malarya da ağır anemi vardır. Anormal rahim kanamaları da diğer bir anemi nedenidir. Demir eksikliği çocuklarda enfeksiyonların oluşumunu ve şiddetini arttırdığı gibi malnutrisyonun (beslenme yetersizliğinin) her türlüsü de enfeksiyonlara direnci azaltır.

Birleşik Devletlerde “Public Health Service”in Alaska’da yaptığı bir çalışma, menenjitin anemik çocuklarda daha ölümcül olduğunu göstermiştir.

Tıpta iyi bir şeyin fazlasının daha iyi olacağı varsayımı geçerli değildir. Dokulara fazla demirin depolanması ile hemakromatosis oluşur. Güney Afrika’da, malnütrisyonlu çocuklarda i.m. demir verilmesi ile ölümcül enfeksiyonlar görülmüştür. Bunun sebebi, şahıs için elzem olan demirin bakteriyel ajanlar için de lüzumlu olmasındandır. Ferritin ve lactoferrin gibi proteinlere bağlı demirden bakteriler yararlanamazlar.(Ülkemizde de demir eksikliği bir gerçektir. Amaç bu çocukların enfeksiyon kapmadan önce anemilerinin giderilmesi olmalıdır. Sütün az içilmesi ile anemi düzelmez. Sütün yanında çocuğun et yemesi de gereklidir)

YENİ DOĞANIN FİZYOLOJİK ANEMİSİ
Bebekler ilk doğduklarında, büyük çocuklara ve erişkinlere oranla daha fazla seviyede hemoglobin ve hematokrite sahiptirler. İlk haftadan itibaren hemoglobin seviyeleri devamlı şekilde azalır. Bu azalma 6-8 hafta sürer ve bu devreye “Yeni doğanın Fizyolojik Anemisi” denir. Kan yapımı, doğum sonu bebek nefes alır almaz durur ve böbreklerden eritropoitin de salgılanmaz. 2-3 aylık olduklarında bebeklerdeki hemoglobin seviyesi 9-11g/dl civarındadır. Aynı durum prematürelerde de görülür. Bu anemi, bebeğin dış dünyaya uyumundan başka bir şey değildir ve tedaviye de ihtiyaç yoktur. Sıhhatli bebeklerde, 6.5 g/dl hemoglobin seviyelerine bile iyi uyum sağlandığı görülmüştür.

BÜTÜN BU KARMAŞIK İŞLERİN SEBEBİ NEDİR?

Bebekler, anne karnında iken erişkinlerden farklı olarak “Fötal hemoglobin”e (HbF) sahiptirler. Doğumdan sonra fötal hemoglobin parçalanır ve yerine “Adult  hemoglobin” (HbA) yapılır. HbF’in en belirgin özelliği, HbA’dan çok daha etkili oksijen taşımasıdır. Doğumda mevcut HbF nedeni ile dokulara aşırı derecede oksijen taşındığından, böbreklerdeki eritropoitin yapımı hemen durur ve kemik iliği de kan yapımını durdurur. HbF yıkımı sonucu sarılık (Hiperbilirubinemi) oluşur. (Bilirubin, E vitamininden daha fazla olan antioksidan etkisi ile doğumda olabilecek hasarların çok hızlı tamirine de katkıda bulunur.) HbF iyice azalıp, dokulara az oksijen taşınmaya başlayınca, kemik iliği uyarılır, eritropoitin salgılanır ve  HbA yapımı başlar. Bu arada, HbF’in parçalanması ile açığa çıkan demir ileride HbA yapımında kullanılmak üzere depolanır.

Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:48
Beta Virüsü

Herhalde bir hastalık üzerinde bu kadar çok yanlışın yapıldığı bir ülke yeryüzünde yoktur. Yapılan bu şarlatanlığa tıp mensuplarının da alet olması maalesef çok acıdır.
Tamamen çıkar amaçlı ve hastayı/hasta ailesini yıpratan, üzen bu durumdan bazılarının çıkar sağlaması işin farklı bir boyutudur.

1) Beta adlı bu mikrop bir virüs değil, bakteridir. Virüsler bakteri vasatlarında üremezler.

2) Beta diye bir bakteri de yoktur.Bahsi geçen bakteri “A-grubu beta hemolitik streptokok” tur. Hiç kimse bu isim üzerinde değişiklik yapmaya yetkili değildir. GABS şeklinde kısa yazılışı vardır (Group A  Beta-hemolitik Streptococcus)

3) Streptokoklar üretildikleri “Kanlı agar”  besi yerinde yaptıkları hemolize, (alyuvarların parçalanması ile oluşan şeffaf alan) göre; alfa, beta ve gama hemoliz yapanları vardır. Bunlardan beta hemoliz yapanlar önemlidir.

4) Beta hemoliz yapan streptokoklarda ; A,B,C…H ve K,L, ...V diye gruplara ayrılır. Sadece A grubu olanlar önemlidir.Bakterilerin üretildiği vasata bakılarak hemoliz cinsi söylenebilir, ama hangi gruptan olduğu söylenemez. Bunun için “Bacitracin” testinin de yapılması gereklidir. Sadece vasata bakarak A grubu denemez..

5) Strep-A testi, boğaz kültüründen daha doğruyu gösterir. Zira A grubu için özeldir. Kültürde hata payı fazladır.

6) Her A-grubu Beta-hemolitik Streptokok “Kalp romatizması” veya “Nefrit” yapmaz. Bakterinin; Kardiyojenik, Nefritojenik,  Kızıl  toksini ihtiva  edeni,  Nekrotizan sellülit ve Erizipel yapan tipleri vardır.

7) Bu hastalıkta taşıyıcılık olduğu için tarama testleri ve karantina gereksizdir.

8) Okul çağındaki çocukların yüzde 10-20’sinde bu mikrop boğazda mevcuttur ve bu çocuklarda hastalık arazları yoktur, hasta olmazlar ve ileride “Romatizma” olma riskleri de yoktur. Boğaz kültürlerinde üreme olsa bile arazsız çocukların tedavisi gereksizdir.

9) Romatizma ve Nefrit; bu mikroba karşı vücudun ürettiği antikorların (miktarları çok arttığın da) bu dokulara saldırması ile olur. Zira streptokokların ve bu dokuların dış zarları birbirine çok benzer.

10) Bu antikorların zararlı seviyelere yükselmesini önlemek için tedavi 10 ile 20 gün süreli olmalıdır. Tedavi süresince başka streptokok bulaşması olmayacak ve antikorlar tehlikeli sınırın altına ineceklerdir. Streptokok son derecede zayıf bir bakteri olup, tek doz Penisilin’den 12 saat sonra boğazdan kaybolurlar.

SONUÇ: Bugün pek çok yuva ve okulda bir çocuk ta Kızıl veya Streptokok görüldü diye bütün çocuklara “Boğaz kültürleri” yaptırılması ve/veya karantina uygulanması gereksiz ve saçmadır.



Duzenleyen mystical - 14-Kasim-2009 Saat 21:49
Basa don
mystical Drop Down Menu
Yönetici
Yönetici
Avatar

Kayit tarihi: 15-Subat-2007
Konum: -- Yurtdışı --
Durum: Cevrimdisi
Mesajlar: 8523
Gonderiye link ver Gonderildi: 14-Kasim-2009 Saat 21:50
Döküntülü hastalıkların tarihi sınıflandırılması

Halk arasında çok iyi tanınan Kızamık, Suçiçeği gibi hastalıklardan başka Kızamıkçık , 6. Hastalık ve 5. Hastalık gibi halkın az bildiği hastalıkların hekimler tarafından sıkça teşhisi ile halk arasında bir kavram kargaşası yaşanır olmuştur.

 “Neden: 6. ve 5. hastalık var da 3., 4.  veya 7. hastalık yok?”
Esasında böyle bir sıralama 19. asırda uygulanmış olup, o tarihten beri geçerli değildir.

1. Hastalık = Kızamık

2. Hastalık = Kızıl

3. Hastalık = Kızamıkçık (=Rubella)

4. Hastalık = Duke hastalığı (Muhtemelen Kızamıkçık hastalığının yanlış teşhis edilmiş bir şekli olup,artık bu isim kullanılmamalıdır. İşte, bu tanınmayan hastalığın sınıflandırmadan çıkarılması ile bir kavram kargaşası başlamış ve bütün sınıflandırmanın iptaline sebep olmuştur.)

5. Hastalık = Kelebek hastalığı (=Erythema  infectiosum)

6. Hastalık = Exanthema subitum (= Roseola infantum)

Bu hastalıkta Duke hastalığı zannedildiğinden çok eski tıp kitaplarında bu hastalığa, 4.hastalık ve Parascarlatina gibi isimlerde verilmiştir.

Bu sınıflandırmadan sadece 5. ve 6. hastalıklar hatıra kalmış olup, diğerleri iptal edilmiştir.

Basa don
 Cevap Yaz Cevap Yaz Sayfa  12>
  Konuyu Paylas   

Foruma Atla Forum Izinleri Drop Down Menu

Forum Software by Web Wiz Forums® version 10.17
Copyright ©2001-2013 Web Wiz Ltd.



GebelikveAnnelik.net uyelerimizin yapmis olduklari paylasimda ucuncu kisilerin telif hakki sahibi bulundugu her turlu paylasim (yazi, resim vb) materyallerinin kullanilmasi durumunda dogacak hukuki ve cezai sorumluluk paylasimi yapan uyeye ait olacaktir. Sozkonusu haksiz kullanim nedeniyle GebelikveAnnelik.net'in hicbir hukuki sorumlulugu bulunmamakta olup haksiz kullanim nedeniyle GebelikveAnnelik.net'in ucuncu kisilere odemek zorunda kalabilecegi her turlu tazminat ve idari/adli para cezalari GebelikveAnnelik.net kullanicilarina rucu edilecektir. Forumumuza uyelerimiz tarafindan eklenen tum paylasimin ticari kaydi gudulen, telif hakki ihlaline neden olabilecek materyaller olup olmadiklari en ust duzeyde incelenmektedir. Ancak her yazinin veya resim dosyasinin orijinal kaynagi tespit edilemediginden, bu iceriklerle ilgili gerekli duzenlemeleri bize ulasmaniz durumunda derhal gerceklestirebiliriz.

Gizlilik Sözleşmesi - Facebook - Twitter - Instagram - Pinterest - Google +